21 Mart 2014 Cuma

Islık

Bittiği gibi başladı her şey, iki su şişesi bir de mızıka vardı atının eğerine bağlı.

Şişenin biri dolu, diğeri boştu. Ve müziği işittiğinde bir o, bir diğeri doldu ve boşaldı. Yapraklar baharın notasını dökmüştü. Biri, kırmadan yürüdü üzerine.

Güzel bir güneş tüm özgürlükleri ısıtacaktı...


Brassed off'dan





Tüm notalar onu çaldığında, mızıkayla, trompetle, yahut ıslıkla
yani tüm üflemeli çalgılarda,
ve tabi nefesinde,
yani dilin de dudaklarına temas ettiğinde,
aşk gibi hayat,
tuzuyla ve eşsiz tadıyla sonsuz bir öpücüktür artık yankılanan tüm zamanlarda.

7 Mart 2014 Cuma

hiç...

temiz havaya ihtiyacı vardı. Kapıyı açtı. Perdeye bir kedi gibi dolandı. Vazgeçmesi uzun sürmedi. Kapıyı kapattı. Kendini koltuğa bıraktı. Ağır geliyordu omuzları, çöktü. Gözleri karardı. "Uyku gibi" diye mırıldandı. Oda da sesi boş bir bardağa vuran çatal gibi yankılandı. Oda o kadar boştu ki bir tıkırdı bile yalnızlığına ortak olacak kadar vakti bulabilirdi.

Mengenenin ortasında kalmış bir zihin ile kurulmuş oyuncak gibi etrafında dönebilecek oldu, sendeledi, düştü. Karanlık ondan büyük olacak ki dipsiz bir kuyuya düşer gibi de düştü.

Gözlerini açtığında çay kokusu etrafını kuşatmıştı. Teslim oldu. Yerinden doğruldu. Kollarında derman yoktu. Üşümüştü. Bir nefesle kalktı. Mutfağa doğru içgüdüsel olarak yöneldi. Bir çaydanlık ocakta, boğazı geçen gemi gibi fokurduyordu. Kısık kısık ıslık çalıyordu sanki. Anlam vermeye çalıştı, uzandı baktı, çaydanlıkta su da kaynayıp yok olmuştu. Ocağı kapattı. Hemen yanında ki sandalyeye oturdu. Sanki ayakta biraz daha kalsa düşecekti.

Ne kadar vakit geçmişti bilmiyordu. Bulunduğu evi tanımıyordu. Eşyalar yabancıydı. Masada ki tuzluğa baktı. Sevmedi. Yerine koyarken devrildi. Boştu. Nefes alışverişi düzensizleşmeye başlıyordu yeniden. Üzerinde tonlarca ağırlık onu bulunduğu yere tel bir zımbayla zımbalanmış gibi hissettirdi. Hareket ettikçe elleri kanıyordu. kesiklerinden kan akmıyordu lakin.
Parmağını yarasına götürdü sonra koklamak istedi. Tanıdıktı ama ismini çıkaramıyordu, parmağına da tam şuan yapışmış gibi bir his geldi, kondu tenine. Maviydi. "Mürekkep," dedi.

Gözleri acıyordu. Başı ağrıyordu. Tepsiye ilişti bakışları. Yansımasını gördü. Bulanıktı. Daha dikkatlice baktı. Siluet ona kendini gösteriyor olmalıydı ama yansıyan cismi tanıyamadı. Ne olduğunun farkında değildi. Ne düşündüğünü de bilmiyordu. Ayağa kalkmasının iyi geleceğini hissetti, kalktı bir adım attı atmadı, bu mutfaktan çıkmasına yetmişti. Zaman kavramı kaybolmuştu, nasıl olur da bir adımda mutfaktan çıkabilmişti. Üzerine ağırlık bu sefer bir anda çöktü,
küt...

Gözlerini açtı, bir adım atmıştı olduğuna emindi ama şuan buradaydı. Bu oda da yabancıydı, bir yatak, bir de masa vardı. Masanın üzerinde kağıtlar bomboştu. Mürekkep ve kalemi algıladı önce. Bir şey onu çekiyordu. Masanın yanında ayakta duruyordu. Sadece başı ağrıyordu. Şakaklarına doğru uzandı parmakları. Sıktı, bıraktı. Sonra burun kemiğine dokundu, sıktı, bırakmadı... sımsıkı gözlerini yumdu, açtı. Daha iyi duyabildiğini farketti. Bir müzik sesi çalınıyordu kulaklarına.

Eşlik etmeye başladı;

                              "seher yeli, sabahın ilk rüzgarı. beni andın. buldun beni. şimdi kimsin bilmiyorum. kimdim ben, neydi dokunan gözlerime. karardı her yer. karardım ben de. sonsuz bir ses, ne kadar da tanıdık geliyor benliğime. ben kimim, kimim ben. beni andın. buldun beni. seher yeli, sabahın ilk rüzgarı."

Kendi sesini daha önce hiç duymamış gibi oldu. Belki de duymamıştı. Devrilen şişeyi kaldırdı. Ellerini döküntüye sildi. Döküntüyü kağıda bastı. Kağıdı alıp kokladı, yüzüne sürdü. Ağladı. Islandıkça kurudu mürekkep yüzünde. Kurudukça ıslandı mürekkep kağıtla.
Sürdükçe açıldı yüzü. Duyuldu sesi daha çok. Kağıt oldu, mürekkep oldukça. Buldu özünü. Kağıt oldukça çizildi üzeri, acıdı canı. Kuruldu, kelime oldu. Kelime oldukça cümleye konan bir kelebek gibi çırpındı. Çırpındıkça dağıldı, Dağıldıkça toplandı. Bir nokta oldu. Bir yitti. Son bir söz gibi yazıldı kağıda.

                           "seher yeli, sabahın ilk rüzgarı. beni andın. buldun beni. şimdi kimim biliyorum. kimdim ben, neydi dokunan gözlerime böyle bildim. kararan bendim. aydınlığı görünce anladım. aydınlandım ben de. sonsuz bir ses, ne kadar da tanıdık geliyor bu his. ben kimim, kimdim ben. beni andın, buldun beni. seher yeli, sabahın ilk rüzgarı."

Sert bir rüzgar kapladı odayı, pencere sonsuz açıldı, başına bir kedi gibi dolandı perde, serinlemişti oda. Doğruldu yerinden, kamaşan gözlerini açtı, önünde duran kağıtlara baktı. Elindeki kalemi parmaklarının arasından gevşedi, yana düştü. Kağıtları saçılmış, mürekkebi dökülmüştü. Üzeri boyanmıştı. Savrulan kağıtlarla sildi masasını.
Bir kelime gözüne ilişti.
Yarım kalmış bir kelime
hiç...

le trio joubran-masar

kurgu

Bir diyardı çalıların kapladığı vadiler,
Tepeler sardığında etrafını, teslim olmak istedi.
Özgürlüğü sevdi,
Ödedi ne pahasına bir bir bedellerini.

Hareketti aldığı yola sebep,
Bayındır mevsimler döndü yüzünü,
Cevheri muğlak ve yeteneği yok idi yaşamak üzerine, bildi.

Sinmiş ise adındır, kulaklarımda çınlayan bu toprak
Ne bahar açar çiçeklerini kuru dal,
ne de son dökülen yaprak.

Sancıların kramplarla yokladığında kof vücudunu,
Odanda sıcaktın, sıcak tutuyordu yalanların ve kağıtların.
Perdelerini açmadığında, güvenliydi.
Ne var ki
halkın üşüyordu,
dışarıda bahar vakti
Tel örgülü çiçekler topluyordu eller,
kesiklerle tohumladı tekrar ve tekrar.

O eller kılıç da tuttu, bir sokak köpeğini de sevdi,
mısralar yazıldı rüzgarla,
yollar tutuldu,
kış gelmişti sonunda.
Sönük ışıklarıyla bir lamba,
sokakta uyukluyordu.

Bir tek sen misin karanlığa yürüyen vire,
bu taşlar peki
bu taştan şişeler?
Devrik birer cümle gibi
kimin ahlaksız söylemlerinde durur,
gurur,
dahil yitiyordu peşi sıra.

İstanbul yıkanıyor mu kirpikleriyle beraber bu vakit,
vapurlar yanaşıyor işte limanına,
biri koşuyor,
diğeri acı biber renginde montuna rağmen, ıslanıyordu.
Kazağının içine gazete iliştiriliyor, ısınıyordu.
Asılıyordu yalnızlıklar tunç gibi kablolarla,
olmayan mermilerle vuruluyorduk her defasında,
hayret ediyordu bizi izleyen sesler ardımızda.

Uyuyordu bir çocuk onbeş yaşında
kirliydi yorganı, korkuyordu annesi,
ağır tutsak kalbi gibi korkak.
Tedirginlik sızım sızım yerinden oynatırdı bu dal bu toprak
bir tahtırevanda oturuyordu kral,
yükseklerde alçalarak.

Şarkı söylüyor bir kadın,
bembeyaz etiyle söylüyor,
sarkıyor gövdesi bir cam buhusu gibi şen şakrak,
bilinsin hüzün işler sese mutlak.

Kayıkların yüzü yanaşık dizilerde,
birbirine eş,
aydınlık gelir mi
yıkılası bu lanet düzen leş.

Yakaları sarı,
zannetmiyorum ki ocağı tüter evi,
eski saçlarıyla geçiyor daracık geçitten,
parmakları seviyor duvarları.

Çok yaşamışlığı yok belki de,
yinede
kurduğu düşler kadar büyüdü çocuk,
sallandı ağaçlar arasından
badem topladı ninesiyle.
Parasını yırttı dedesinin
eskitti ayakkabısını.
Büyük geldi pantolonu,
ve değiştirdi sürekli okulunu,
üzgün gözleri de gezginliği de hep bu dertten,
büyüdüğü kederden,
iki paketi vardı biri düştü cebinden,
pasaport alacağı vakit geldiğinde
ürktü trenden.

Köylerden geçip şehirlerde yaşadı,
ümit etti şehirlerde, geçtiği köyleri yekten.

Zaman geçti,
yürüdü sular,
taşlar eskidi,
parçalandı kalbi,
büyüdü düşlediği kadar,
öykündü arada sırada
büyük düşleri olanlara,
arşa değmedi onun belki başı
ama gitti gidebildiği yere kadar.


https://www.youtube.com/watch?v=mCzSy-laqXo