16 Şubat 2012 Perşembe

Durak

Bölüm 1
-Çöl-

Durdu.
Etrafına baktı.
Ne upuzun ağaçların altında bir gölge, ne bir ırmağın mayhoş suyunun serinliği, ne de sarp dağların ardında bir bulut yoktu.
Yürümeye karar verdi fakat hangi yöne gidecekti bilemedi. İleri doğru uzandı adımı, vazgeçmesi tüm kararları gibi ani oldu.
Soluna baktı, yüzüne bir yalım değmiş gibi irkilmeside bu andı. Birden gök yarılırcasına bir ses işitti, bir işaret bekliyordu ama bunu nasıl yorumlayacağını bilemedi.
Korkmaya başlamıştı. İçinde ansızın bir sızı peyda oldu, kalbinden midesine doğru inen bir fay kırığı gibi bir kıvılcım ve oradan ipince akan bir ateş tek hissettiğiydi.
Duyumsarken bunu gözleri de yavaşca kapanmaya başlamıştı. Aklına bi an için o gelmişti.
Fakat kimdi?
Neydi bilemedi.
Kalbinden midesine inen kırık fay içinde sımsıcak bir sıvıyıda hapsediyordu, vücudu bacakları üzerinden bir ton ağırlık uyguluyordu neredeyse, sola doğru bir adımı da nihayetinde bu an atmıştı ama adımını tamamlayamadan olduğu yere boş vir çuval gibi serildi.
Düşerken zayıf bir küt sesi boşlukta günlerce yankılandı .


Bölüm 2
-Sokak-

İnce bir yağmur tüm sokakları aynı şekilde yıkıyorudu, gri taşlar kurşuniye dönmüş ılık bir meltem sona kalmış sarı yaprakları umutsuzca savuruyordu.
Etrafta neredeyse hiç ses yoktu.
Bir adam, upuzun kaldırımın tam ortasına uzanmıştı. Başının sol yanında yalın bir köz gibi kızarıklıktan ince mat kırmızı bir ateş böceği gibi karnlıkta belli belirsizce parıldıryordu. Ne parıldamak. Sanki dev bir karanlık evrende ki tek dünya gibi fark ediciydi.
Hiç hareket etmeden gözlerini açmaya çalışıyordu genç adam, 25 - 30 yaşlarında ya vardı ya yok, uzun boyunu sarmalayan siyah bir paltosu sırılsıklam olmuştu, boynuna özensizce dolanmış siyah el örme atkının püskülleri yerdeki su birikintilerinin içinde balık lavrası gibi salınıyordu.
Siyah saçları yüzüne ve ensesine dökülmüş, ayağında kocaman postalların bağları da çözülmüştü. Göz kapakları o kadar ağırdı ki bir yük kaldırır gibi zorlanarak cigerlerinden çıkardığı hırıltıyı gecenin tüm karanlığını yırtsın diye dışarı salıyordu. Hırıltının ardından yere düşen belirsiz kelimeler boşlukta gök gürültüsü gibi yankılandı.

Bölüm 3
-Oda-

Saatin sesi o gün her zamankinden daha gürültülü çalıyordu, yatağından fırlar gibi çıktığında ilk hareketiyle yere bastığı çıplak ayakları yerin taş betonunda adeta şok etkisi yaratarak uyanmasını sağladı. Daha önce hiç bu kadar çabuk uyanmamıştı, aklındakiler belki de onu bu denle onu güne hazır hale getirmişti. Oysa gece çok geç saatlere kadar masasında çalışmış, küçük masa lambasını bile söndürmeye fırsat bulamadan yatağın bir köşesine emanet gibi ilişircesine kıvrılmıştı. Yere dökülen mürekkep şişesine gözü takıldı. İlk hissettiği acıma olmuştu. Yerin kirlendiğine, yahut dökülen mürekkebe değildi bu acıma, yazamadığı onca cümlenin bir nehir gibi akışını izlerken tekrar uykusunun gelebileceğini fark etti, iyice doğruldu fakat dökülen boya ve sıvalarını gizlemek için yapıştırdığı duvardaki eski fotoğraf yerinde yoktu, onun bu köhne hayatındaki en değerli şeyiydi, her sabah uyandığında ilk baktığı şey hep o olurdu. İçi kocaman bir korkuyla kaplandı, tüm hücrelerine bir zehir gibi dolan adrenalin hormonu vücut ısısını da bir anda düşürmüştü, titremeye başladı. Hızla doğrulduğu yatağına bıraktı kendini, son bakışı dökülen mürekkep şişesine olmuştu ve aynı onun gibi damla damla kapanıyordu gözleri. Mürekkep damlalarının yere çarparken sesi, yaşamı gibi köhne odada sonsuza dek gökgürültüsü gibi yankılandı.

Bölüm 4
-YOL-

Şiddetli bir baş ağrısı kar taneleri gibi ellerine düşüyordu. Gökgürültüsü o derin boşlukta lapa lapa üzerine yağıyordu artık. Kalktığı yere baktı, belirsizce bakındı, boşluk her yeri derin bir karanlıkla kaplamıştı. Sesleri duyabiliyor ancak gözü karanlığa bir türlü alışamıyordu.
Ölüm gecenin tam üçünde onu bulmuştu.
Doktorlar raporlarını düzenlediler.
Bir sedyenin üzerinde tekerlekler tıngır mıngır ilerlerken uzun beyaz mermerlerin üzerinde her köşeyi dönüşlerde çıkan ses en az ölüm kadar rahatsız ediciydi.
Elif teyze yerleri yeni silmişti ama bu ses onun suçu değildi. O tüm gece çalışmış evdeki küçük çocuklarını gurbettin yollarını anlatarak uyutmuştu. Çocukları bir kız, bir erkekti. Biri iki diğeri, üç yaşındaydı. Çocukları hayatta ki tek varlıklarıydı. Birlikte bıldır ki sonbahar eminönünde bir fotoğraflarını çekmişti eşi Hayri. Hep gömleğinin cebinde taşırdı. Gögsünde sakladığı bu fotoğrafın yıllar sonra bir duvarın çatlağını örtecek şekilde genç bir adam tarafından tüm özlemlerinin yanında asılı olacağını nerden bilebilirdi.

O sırada acil servisin otomatik kapısı açıldı, serin bir rüzgar içeri zil sesi duymuş ilkokul çocukları gibi doluşmuştu.  Bir an için açılan bez örtünün arasından görünen yüzü gördü. O sedyede bir cansız bedenin yol aldığını biliyordu.
Yazık çok da gençmiş diye içinden geçirdi ama asıl önemsediği kirlenen yerler olmuştu. Bu çocuklarına bir saat daha geç kavuşması demekti. İşini bir an önce bitirip yanlarına gidebilmek için her şeyi yapardı.
Erken yaşlanan genç bir kadındı Elif.
Çocuğu tam yirmi beş yaşında
duvarında olması gereken eski bir fotoğraf,  odasında mürekkep lekeleriyle yatakta bir boşluğun ağırlığıyla duruyordu. Boşluk bir kurşuni kaldırımda ki serinlik,
bir bomboş çöldeki umutsuzca beklenen gökgürültüsü gibiydi.
Boşluk o yüzü gören elif'in
içini kaplayan tarifsiz korku ve evine, çocuklarına bir an önce gitme telaşıydı.
Boşluk uzun ince bir yoldu.
Yol her zaman bir noktadan diğerine götürmezdi.



Broken Bells- The high road
http://www.youtube.com/watch?v=gWBG1j_flrg

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder