aranıyor bulutlar sevdiğini, hep bir yanı ateşse diğer yanı kül. güzel bir dünya yalnızca düşlerde mi mümkün!?
evet bir gün daha ekledik mi ömrümüze varacakmışız gibi nihayete sevinsek mi alelacele.
toprak derin gökyüzü engin suların serin uçurumların sarp senin
kıyılarında durdum korkumdan uzaktan geçen gemilere baktım hep, serde sakladım kimdim, neydim, neye aittim sonunda bir şişenin içine hapsoldu nefesim.
ve beni almaya geldiklerinde gözlerimi kaçırdım insanlardan, bir suçum olacaksa eğer bilinsin yaşamaya dair ne varsa hepsinden hüküm giydim.
kayıtlara geçsin kırılacak kalemlerin yerini aldı sözlerim ve duyulacaklar hep bir bağbozumu tadındaydı. dilimde hala aynı paslı yanın.
kapılar açıldı ve kapılar kapandı ilk sesi duyana kadar bekledi yolcu hiç inmek istemiyordu. bir durak onun, diğeri onaydı ve yarım aralıklardan izlerdi dünyayı.
ıslanmıştı yolları ve üşümüştü elleri bir adım daha atsa düşecekti attı her yanı düş'tü. kanadı dizleri.
we've some cool ideas but we haven't power to legs... Our souls are walking to darkness the roads, the roads are silence...
"i was spending my time in the doldrums i was caught in a cauldron of hate i felt persecuted and paralysed i thought that everything else would just wait
while you are wasting your time on your enemies engulfed in a fever of spite beyond your tunnel vision reality fades like shadows into the night
to martyr yourself to caution is not going to help at all because there'll be no safety in numbers when the right one walks out of the door
can you see your days blighted by darkness? is it true you beat your fists on the floor? stuck in a word of isolation while the ivy grows over the door
so i open my door to my enemies and i ask could we wipe the slate clean but they tell me to please go fuck myself you know you just can't win"
Meftunum sana Akıyorken camdan damla damla Gökteyken bardaktan boşanırcasına yağmur.
Tutmuyor ellerim Yani büsbütün çıplaksın Kupkuru hayalin ıslanıyor.
Her şeyi geçtim de Sırf o ipek saçların için sarmalı seni.
Sonra duruyorum sebepsiz Yerde karıncalar geziniyor Su onları önüne sermiş gezdiriyor Bir kayık gibi çekirdek kabuğu Üstü şişhane altını feci götürüyor.
Metfunum sana bu yüzden Taş sokaklarda yankılanıyor gidişin Gülüşün hala duvarlarımda afiş Bir ucundan tutayım yırtayım diyorum Olan kırılan tırnaklarıma oluyor.
Soğuk itiyor penceremi Saatim buz kesmiş kolumda durmuyor Öyle meftunum ki sana Geçen zamanım sen Koluma taktığım soğukluk gibi.
………….
Sonra birden parmaklarım kanıyor Dokunduğum duvarlar kırmızıya çalıyor Gidişinin afişlerine koşuyorum Yırtamadığım hani Üzerini boyayım diyorum Elbisen kırmızı İşe yaramıyor
Odamda soba Üzerinde çoraplarım duruyor Islanmış ayaklarımı asıyorum Beyaz tenim güneşe çalıyor
Sarkmış buzlar balkonumda parmaklık gibi duruyor Ve perdelerimin yerini Camı kaplayan kar yığınları alıyor.
Başımda soğuk bir ağrı Saçlarımda kır dönümleri Gözlerimin etrafı hareleri Bilmem yaşım kaça varıyor.
Aynaların arkasında havadisler Güzel bir kızın kırmızı dudaklarından bahsediyor Sen geliyorsun aklıma Ayna bana beni gösteriyor
Yakıştırıyorum sonra kendimi sana Etim yanıyor Çözülürken iliklerimin buzları
Güneş akıyor İçime Dilimde pütürlü duvar tadı Sanki az sonra o afişlerden biri Yapışacak gibi içime
Yürüyorum yalnız Kar yollarında izlerim kalıyor Biraz şöyle otursam diyorum Uyku beni çok uzaktan çağırıyor Yolum uzun diyorum Elimde çantam Bırak diyorum umutlarım Bağlanma o dala Bahar gelince uçurtmalarla uçacaksın ya arşa Koyver şimdilik kendini koyver boşa.
Çok zor mu ki hayatın
aslında basit her şey,
önce al bir nefes
sonra bırak kendini.
boşlukla tanıştın mı
uzat elini.
yabancı mısın bu yollara
ki sakın bir tanıdık bekleme.
değişebilir misin söyle
bu saatten sonra ne olmak istersin
ne kurtarır seni ve dünyanı.
Kayıp saatler bekçisi
elinde demirden sopası
düşten biraz gerçek, gerçekten fazlasıyla uzak.
takıldın tavşanın peşine.
dalgalar gibi almış kanatlarının altına rüzgarı
kirli bir camda izler dünyayı
dünya nedir kaderin?
ne diye bunca baş dönmelerin.
eksenim etrafında radyo dalgaları
tutmuşlar dudaklarımdan
soğuk ve ıslak
bir aşağıya bir yukarı çekiştiriyorlar.
çok ağır bu yağmurun damlaları ve aksak süzülüyor penceremden
bir birlerini feda ederek bir bin parça.
vakit geç ömrüm
yaşım ortasında yirminin
dizlerim ağrıyor
ve cümlelerin kısık nicedir.
ve bir ay doğar
dolunay.
bırakır gidersin sözleri
sözler gece de yıldız gibi parlar.
Ayrı filmlerin karesi olduk aynı ekranda bir araya gelemeyecek
Ve çok oldu ayrılıklar arkasından dökülen sular yetmeyecek
Sesler yükseldi alabildiğine duvarlar örtmeyecek
Ne gözler anlatabilir sevgiyi ne de kalp bir başkadır aşkta.
Heyecan verici fakat umut değil... İnkarla yürüyordu lanet yağdırdığı yollarının üzerinde. ayağından vurulmuştu önce, sonra omzundan. Hiç bir şey hissetmiyordu, sadece yürüyordu. İstemsizliğin nemenem bir şey olduğunu idrak ediyor fakat bunu önemsemiyordu. İplere dolanıyordu, işte bunu çok iyi biliyordu. Gittikçe yorgunlaşan dizlerini kırmakta zorlanıyor adımları aksıyordu. Savaştı bu.
Her şey olabilirdi. Buraya kadar gelmiş olması bile önemliydi ama tüm bu kifayeli sözler savaş sonrası rahat koltuklarda otururken yazılanlardandı. Hemen tanıdı kulağına çalınan süslü sözleri. Yağmurun ıslatmadığı, kuru ayazın dudaklarını kavurmadığı bir dünya yoktu, eğer bu akan yaşları yanağından süzülürken içi gıdıklanıyorsa hala yaşıyor demekti hem de o hiç beğenmediği ve tiksindiği gerçek dünyada.
Toprağın çamurdan balçık kıvamına dönmesinin ardından kendini birazdan düşeceği yerde filizlenecek bir tohum olarak gördü. Bu onu sevindirmedi, aksine artık dahada korkuyordu. Düşündü ve ağladı. Korku bütün vücuduna yayıldıkça acısı azalıyordu ama kendini korkuya teslim etmememesi gerektiğini de çok iyi biliyordu. Parmakları uyuşmuştu.
Bir kafesin içindeydi ona söylenilen hayatları biliyor, merak ettiklerini yalnızca hayalinde yaşıyordu. Ayakkabıları biraz daha parçalandı. Tabanları tam uçtan ayrıldı. Artık kahverengiydi yolları ve nereye bassa izi kalırdı...
Saatine baktı, gün yeni teslim olmuştu geceye. Elleri hala yukarıdaydı ve beyaz sallanıyordu bayrakları.
Hep böyle serin mi olur akşamüstleri ve tutunamaz kuşlar lodosta bir dala. Boğazdan geçen gemiler hep aynı mıdır ya da bu bir bir yanan ışıklar hep aynı hayata kapar perdelerini.
Kimler sevişir ve kimler düşlerine düşer. Kimleri kabul eder yalnızlık ve kimleri yoksayar sokaklar.
Hayatın uçlarından bağlanmış bir kukla ve sen ta kendisisin hayatın. Hayat sensin ve çekiştirildiği kadar özgürce hareket edersin. Bir yanın kalk gidelim öbürü dur oturalım hali... ah keşke burada olsaydın...
bir kuyudan aşağıya baktım, derin. suyundan tattım, soğuk. seslendim sesim boğuk. uzandım dala, dal eğik.
karışık sesler arasından ayırt ettim sesini ve dinledim saatlerce, adım söylenir diye bekledim ve korktum adımın seslenilmesinden.
bir korkaktı artık ayakları yorgun, omuzları çökük. yaralarından kam damlıyordu ama biliyordu ki bu onu öldürmeyecek...
Biz hala Pink Floyd dinliyor, Chagall sergilerinde kübik yapıtlara olmayan anlamlar yüklüyoruz. Ve dikkat kesiliyoruz üçgen masalarda ki kare muzlara.
Yıl olmuş 2010
Biz hala Another brick in the wall diye bağırırken, birileri bağıranların arkasından ellerini sinsi tüccar hareketiyle ovuşturuyor. Ve dikkat kesiliyoruz son zamların nasıl ölmüş bedenlere saplanan bıçaklar gibi hareketsizce selamladığına.
Yıl olmuş 2010
Biz hala hey you diye işaret ederken, birileri birilerinin üzerini çiziyor, kalemini kırıyor. Ve bu arada biz dikkat kesiliyoruz Bihter'in gögüslerine, Behlül’ün kıydığı ipek saçlarına(!)
Yıl olmuş 2010
Biz hala birileri için wish you were here diye ağıt yakarken, birileri buradayım ulan “belliyorum toprağınızı” diyor, duymuyoruz. Aşağı bakıyoruz önce, önümüze,serde utangaçlık desen değil,vurdumduymazlık desen belki… sonra yukarı bakıyoruz, üzerimizde uçan kuşların kanatları korkutuyor, peki ya yüzümüze çarparsa telaşı kaplıyor bünyeyi… En iyisi mi bakmamak, hepimizin yapmayı çok iyi öğrendiği gibi baktığını görmemek, sıyrılmak diyoruz sözlüklerde anlam olarak aradığımız tel maşa hikayelere…
Yıl olmuş 2010
Biz hala high hopes peşinde dayıyoruz başımızı camlara, uzaklara diktiğimiz gözlerimiz önünde üşüyen hayallerimiz titriyor, sevgilinin eli gibi alıp ellerimiz arasına ısıtmak namümkün, işte bu feci koyuyor adama… Çünkü biz bildik ki kalacak her şey aynı ve hep gidilecek bir şeydir hayaller, kalıp savaşmak gerekiyormuş bazen, geç öğrendik. Bu sefer hayaller gelmedi ardımızdan, kaldık mı orta da soğukta kalmış bekçi düdüğü gibi, çevir öttür, döndür öttür tok sesler yankılanır boş sokaklarda…
Yıl olmuş 2010
Biz hala marooned, hala çokça çocuk
Saklanıyoruz ebelenmemek için o ağacın ardında,
Ağaç sımsıkı tutunmuş toprağa güven veriyor bize ya,
Dalları kırılgan ama
Hala sallanıyor salıncağımız bir sağa bir sola
Uzaktan seslenen ses adımızı çağırıyor
Mutlu ediyor hala bizi yağmur sonrası çıkan gökkuşağı
Ve yetiyor şarkılar söylemimize
Güne dönmüş yüzünü papatyaların selamları.
Evet yıl 2010
Biz hala Pink Floyd dinliyor, çocukça hayallerimizin peşinde bir uçurtmayı havalandırmak için koşar gibi dört nala adımlarda, gökyüzüne balonlar salıyor, yağmurların yağınca dilimizi dışarı çıkarıyoruz.
Biz hala en büyük dertleri yaşadık sayıyor, kahve fincanımız çatlayınca dünya başımıza yıkılmış sayıyoruz.
Biz hala derin nefeslerle aşkı çekiyoruz ciğerimize ve gamı atıyoruz üfleyerek dışarıya,
Çünkü yaşıyoruz.
Dokununca parmaklar rüzgar gibi parmaklarımıza, tenimiz titriyor
Uyandığımız anda özlüyoruz zorla çıktığımız o sıcacık yatağı,
Bir şeylere sahip olmak için kazanmak zorunda olduğumuza inandırılmış o paralar için, her seferinde en değerli şeylerimizden vazgeçtiğimizi biliyoruz ve bunu bir sırmış gibi kendimizden bile saklıyoruz.
takvim yaprakları gibi savrulmanın da, bir nehrin çağlayan sularında süzülmenin de, bir yokuşun başında "vay arkadaş ne dikmiş" demenin anlamalarını da kazıyoruz yüzümüze.
yıl olmuş 2010
welcome to the machine diyen biri çıkana kadar
time’ın sirenleri çalınır kulaklarımızda…
En azından hala yeşil ağaçlar
Gök hala biraz mavi
Denizler de öyle özlem kokuyor çoğu kez
Ve dalgalar kıyıya vuruyor çığlıklarla
Güneş doğuyor inatla
Ve ay parlıyor kara bulutlar arasından sıyrılabilirse,