foto;kozaroğlu. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
foto;kozaroğlu. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2010 Cumartesi

noktalar


Tanıdı mı beni gözlerin
bir merhabanla aydınlanırdı yollarım,
yabancıydım,
kanaatle maviden yeşil sulara.

dönerken gökyüzünü yararcasına değirmenler
acırdı içim.
yıldızlar altında bir ulu çınar
gövdesini tam iki kere kucaklarım.

ve aniden nedesiz bir sevinçle dolardı içim
ilgi çekici değil bildiklerim
sevmekle başlar ya her şey
tüm hikayelerimi en çok ben severim.

ve yalanlarımla kurduğum düş bahçesinin
salıncağında
sallanan çocukluğumun
hala sürter ayakları yere.

yırttık yine pabuçları ne desek olmuyor fayda.
bu seferde yalın ayak karşıladım gölgemi.

o kadar içten çağırdın ki adımı
nasıl bakarım ardıma.

bak hemen yıldızlar şurada değil mi
vurma ışığını böyle yüzüme,
ihtiyarlık böyle bir şey genç yaşlarda,
korkarım.

geçip giden bir ben değilim bu yoldan
son da olmayacak,
yakışıklı kelimelerin saçlarını tarar
koymayı unuttuğum tüm o güzel noktalar.

devam edecek...

yol


Savruk bir vedanın komedyasıydı hüzün

Ve sonradan trajedi koydular adını artistler

Bir delilikti bırakmak kendini denize

Bıraktığın an başladı bitişin.


Şimdi beni kime sorsan susar

Kime kendimi anlatmak istesem susarım ben de.

Suskunluğun peşinde yalnızca bir rüzgar.


Dost değil maziler ki konuşayım pey pey,

Böyle de beklenmez ahir.

Bir kelamdan ibaret her şey

Bin selamdan saklanmaz zahir.


Elbet bir es vardır nefesin

Son uzun solukta,

Evladır da gözyaşı.


Maharet değil evvel ama görme de hor,

Dimi getirdi seni buraya kadar.

Ehven bulma kendini

Evvelde sen ahirde sen.


13 Şubat 2010 Cumartesi

kapılar


Musiki ile hicran ediyor gönlüm,
yeditepeli şehrim İstanbul.

açıyor bahçelerinde sessiz,
rüzgarlarla sevişmiş yediverenler.

aranıyor bulutlar sevdiğini,
hep bir yanı ateşse diğer yanı kül.
güzel bir dünya
yalnızca düşlerde mi mümkün!?

evet bir gün daha ekledik mi ömrümüze
varacakmışız gibi nihayete
sevinsek mi alelacele.

toprak derin
gökyüzü engin
suların serin
uçurumların sarp senin

kıyılarında durdum korkumdan
uzaktan geçen gemilere baktım hep,
serde sakladım kimdim, neydim, neye aittim
sonunda bir şişenin içine hapsoldu nefesim.

ve beni almaya geldiklerinde
gözlerimi kaçırdım insanlardan,
bir suçum olacaksa eğer
bilinsin
yaşamaya dair ne varsa hepsinden hüküm giydim.

kayıtlara geçsin
kırılacak kalemlerin yerini aldı sözlerim
ve
duyulacaklar
hep bir bağbozumu tadındaydı.
dilimde hala aynı paslı yanın.

kapılar açıldı ve
kapılar kapandı
ilk sesi duyana kadar bekledi yolcu
hiç inmek istemiyordu.
bir durak onun, diğeri onaydı
ve yarım aralıklardan izlerdi dünyayı.

ıslanmıştı yolları
ve üşümüştü elleri
bir adım daha atsa düşecekti
attı
her yanı düş'tü.
kanadı dizleri.

5 Kasım 2009 Perşembe

Kasım yolu düz gider.

''deh deyin dostlar benim atıma hep birlikte deh deyin''

Uzun yolculuklara çıkarız, ardımızda bıraktığımız bir yığın telaşlı soru. Yükleniriz hep en hüzünlü sesleri kulaklarımıza, içimizde bilinmez bir şeylerin tarifsiz telaşı.

yeni yollar alır, atlarımızı süreriz dört nala...
belki bir kaçış, belki sadece bir yere varmanın endişesi aydınlatır önümüzü.
büyürüz.*


paramparça olur çoğu zaman biriktirdiğimiz tüm çıkarımlar, yığılır kalır denizin kıyıya vurduğu taşlar gibi duygular.

yepyeni şeyler satın alınır köhne isteklerin çağrısı yanıtsız kalmasın diye ve borç yazılır yarınlar.

Geleceğe yaptığımız yatırımları tartar zihnimiz arkalarda bir yerlerde, günlük akışın sorgulamalarına inat imzalar atılır hiç kullanmadığımız adlar ve soyadlar.
Hayaller kurarız kalabalık otobüslerin yağlı camlarına dayadığımızda başımızı.
Uzun yolculuklara çıkarız, sonucu başlangıcı belirsiz.
ve anlarla ölçmeyiz.
sanlar süsler gözlerimizin önünü. yaşarız başkalarının hayatlarını kendimizinmiş gibi.
Filmlerin, romanların kahramanları bizim hiçbir zaman olamayacağımız şeyleri sunar bize,
biz ise kendimizi o atfederiz bir kaç kısa öykülük.
Şimdilerde ise bambaşka bütüm yolculuklar. Bir yol hikayesinin tam başladığı yerde işte durmakta yazar. Her şey soğuk bir kasımda başlar.
Kasımdı aylardan, titreyen yaprakların kendilerini özgürce bıraktılarında boşluğa, o an özgür olduklarını sandıklarında yer çekiminin ve rüzgarın amansız iktidar çekişmesinin bir kurbanı olduğunu düşünmemeşti bile yaprak.
Önceleri rüzgar tüm ihtişamı ile sürüklese de diyar diyar zavallı yaprağı, güçlü yer çekimi galip gelmişti sonunda ve sıkıştırmıştı bir taşın arasına, bu toz pembe kristal esinti ve gri yer çekimi gittikçe zayıflatmış ve kurutmuştu yaprağı.
Rüzgar doğru zamanı bekliyordu saldıraya geçmek için.
Ama bunun yaprağa hiç bir faydası olmayacaktı malesef bunu yaprak da biliyordu.

Başkalarının oyununda bir figüranlık hepsi o, onun sandığı kaderinde, bambaşka hayallerde kahramanlık metiyeleri vardı oysa ki...

Ah yağmurlarla kaplı Kasım. Ne yollar yıkadın bakalım?

Dünya bir keşmekeşin tozlu ve rutubetli sahnesi, uzayda ki o hissiz sessizlik ise kıvrılmış keman tellerinin vurucu sesi.
ve insan hayatı; eşiksiz bir kapının düzayak odalarından merdiven basamaklarına geçiş sanki.
bütün hepsi bu.*

Hastalıklı öksürüklerin, kalabalık ve alık insanların, ölümcül telaşların şehvetli tutkularıyız. bizi öldüren her şeye bizi yaşatsın diye sarılmak bizim tüm hikayemiz.
Aşılar vurur kendimize antikorlar üretmemizi bekleriz. Değiştirdiğimiz genleri yiyip, işlediğimiz suları içeriz. ve sonunda pür pak doğal olmayı bekleriz. Ciğerlerimize çektiğimiz havayı filitreleyip gazete kağıtlarında ki mürekkeplerle sarmalanırız, bizi ısıtsın diye giyindiklerimizi derimize işleriz.
arada, pamuklara sarılmış fasulyeleri minik bir tabakta bekletir bir iki damla gözyaşı ile masum sevgiler yetiştiririz.
tüm güzelliği ile bize geriye kalanda bu olacaktır avuçlarımızda.
karşılıksız bizi sevenleri üzmekten çekinmeyiz. oysa ki pişmanlıkları ayaklarımıza bağlar, denizlerin derinliklerine atlarız ve su yuttukça daha bir hırsla kulaç atarız. gidip gelmek ve tutunmak bir dalın dikenli uçlarına, kanayan parmakların hislerinde yaşadığımızı anlarız.

Tüm bizi öldüren şeylere inat yaşamak,
boyun bağlı köleler diyarında kaldırım taşlarının ardında kumsalların var olabileceğine inanırız ve şehri hep uzaklardan izleyip, ait olacak bir limandan vazgeçip, tutsak hayatların özgür düşleri olmak yanılgısında yüzeriz.
ve bir duruşla dünyayı değiştireceğini ümit edip, aksayan kaderle geçilen dalgalar yürütür bizi...
insanlar ; şanslı doğanlar,
şanslarını söküp alanlar,
ve şanslarına lanet edenler.
bir çukurun yağmur birikintileri gibi hangi tekerleğin düşeceğini bilmeden çıkan kabarcıklar kadar her şeyleri insanların.
biri geçer tekerleğini patlatır,
belki biri yalnızca su sıçratır,
birçoğu geçip gider
ama biri mutlaka düşer.

düşmeyen, düşse de kalkıp devam eden ve yol aldıkça keyiflenen, keyiflendikçe etrafını keyiflendiren, tüm bunları yaparken sevdiklerinin mutluluklarından ve sıhatinden emin olanlardan olmak. ne güzel olur değil mi!

hancı

biraz daha kahlua?
atıma da su.

yolcu

bu senin hayatın buyur.
ve sür atını karanlık yollara.

o derin karanlıkların arasında gizli güzellikler ancak senin bakışlarınla aydınlanıp ortaya çıkarlar unutma.

hadi eyvallah.