27 Ağustos 2009 Perşembe

ay karanlık...


Çok dağınık hayallerin kadınıydı
Bir bulutun üstünde bütün dünyayı dolaşabilirdi
Sevgi sözcükleri onun için yazılmış
Tüm şarkılar ona söyleniyordu sanki,
Hiçbir kötülüğü içinde barındırmaz
Penceresi hep sonsuz bir pembeliğe açılırdı.

Çok dağınıktı saçları
Rüzgarda alabildiğine saçılırdı
Yani bir mısır koçanı gibi parıldardı
Bir özgürlük türküsü gibi kafiyeli
Bir yağmur gibi inatla üzerine yağardı.

Çok büyüktü gözleri,
İçinde okyanusları barındırır
Gemileri yüzdürür,
Balıkları beslerdi.

Çok manidardı sözleri
Bir uçurum kadar sonsuz,
Boşlukta bırakırdı kelimeleri.
Ve düşerken o uçurumdan
Yine kelimeleri tutardı elleri.

Çok güzel bir kalbi vardı
Sevgisi bir uçurtma,
Bir uçan balon,
Bir tür pamuk şekeri idi.

Çok güzeldi,
Sular onu kıskanır
Yıldızlar ona göz kırpar
Kuşlar her seferinde
Dönüp, dönüp ona bakardı.

Hiç şımarmaya mecalim yoktu,
Ve annesinin eteğine sarılan bir çocuk değildim hiçbir zaman,
Canım çekse de o şekeri sevmem der,
Uçurtmayı gazete kağıtlarından yapar
Ama hiçbir zaman uçurmayı başaramazdım.

Akıl bu ya,
Uçan balon yerine bile
Sıradan balonların içine uçabilsin diye
Hasretle sigara dumanı üflerdim.

Çok hayallerim vardı.
Hepsini bir, bir ipe assam
Süzülüp gitmelerinden korkardım.
Bazen dalıp gider
Yemek yemeği unutur,
Elimdeki kaleme aldanırdım.

Bir gemiye atlayıp kürekler avucumda
Karanlık denizlere çekerdim dalgaları
Ay’ı rotam belleyip
Saatimi ışıklara göre ayarlardım.

Ay karanlıktı.
Geceler hep mavi.

Kavuşulacak çiçeklerdi aslanağızları,
Sarı gövdeye konulana dek
Arılar gibi hızla kanat çırpıp
Nefessiz kalıp yine de durmamaktı.
Tüm yollardan geçip
Kaç durak var saymadan
Ağırsa hayalleri atıp
Yanına varmaktı mesele
Yalnız,
Boş
Ve kupkuru olsa da,
Düş benim düşümdü
Gece benim,
Mavi benim.
Ay benim.
Ama en çok ağustos ben.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Mektup


Yürüdüm,
taştan yolların ince çizgilerine basmadan yürüdüm, küçüklükten kalma bir oyundu bu benim için, ne zaman zihnim dolu olsa bunu yapardım, sanırdım ki o çizgilere basmadan ne kadar uzun bir yol alırsam o kadar başarılı olacaktım, aklımda ki soru işaretlerini ters çevirip birer salıncağa dönüştürecek ve orada uyuyana kadar sallanacaktım. Bacaklarım gökyüzüne değene dek sallanmak ve rüzgarla arkadaşlık etmek ne de güzel olurdu yıllar sonra yeniden...
Hava yavaştan kararıyordu, uzaklardan, gittiğim yönde hafif bir kırmızı yayılıyordu, karanlığa dönüşecek bir kırmızı ürkütüyor olacak ki kuşları hep ters yöne uçuyorlardı, aksine ben ışığa uçuşan böcekler gibi o yöne doğru gidiyordum. Bunda evimin yolunun aynı istikamette olmasının etkisi olduğuna hiç girmek istemiyorum.

Yürüdüm,
son bir kaç basamak daha ve işte yıllardır önümde bir set olan o tanıdık demir kapı, az sonra içeride olacaktım ve bırakabilsem bir yük gibi taşıdığım o iki tarafıda açılabilen yüzsüz çantamı, sokmasam içeri tüm huysuz anılarımı diye düşünürken ilişti gözüme kenarları sarı ve hafiften kırışmış zarf.

Üzerinde ismim yazıyordu, adımı bir diktörtgen kağıt üzerinde bu şekilde okumayalı uzun zaman olmuştu, bu bir mektuptu. Hiç nefes almadan zarfa yaklaştım, ben yaklaştıkça zarf küçülüyor ama üzerinde yazılı ad daha bir büyüyordu.

Yürüdüm,
ismimin yazılı olduğu o kenarları sararmış beyaz zarfa doğru yürüdüm, mavi tükenmez kalemle yazılı adıma doğru yürüdüm...

Elimle tuttuğumda içimde ki heyacan adı verilen hormonal dalgalanmayı daha kuvvetli hissediyordum. Sese duyarlı sensörlü aydınlatma sönüp beni zarfla karanlıkta başbaşa bırakana kadar, ne denli sessizce hareket ettiğimin farkına varmamıştım. Zaman bile bu sessizliğe ayak uydurmuş olacak ki dönüşünü yavaşlatmıştı. Zarfı alıp kendimi, dairemin içine attım.
İstanbul'da bir apartman dairesinin en üst katından bile İstanbul'a tepeden bakmanın mümkün olamayacağını öğrendiğim evimin içine girdim.
Usulca koltuğa oturdum, kravatımı gevşettim, ceketimi bir daha hiç giymeyecekmişim gibi fırlattım.
Tek düşündüğüm artık basmamaya çalıştığım o taş yolların yoksul çizgileri değildi, ya da biraz daha yüklensem kendime, ters çevirip salıncak yapabileceğim soru işaretlerim de değildi. Bu garip mektubu tutmanın, sevgilinin sıcacık, minik ellerini tutmak gibi olduğunu bilemezdim. Hızlı ama emin bir şekilde açtım ucundan mektubu.

Açtım,
ve sessizce aktı kelimeler ellerime...

Ne için düşünmek günü,

Ve ne için yaşamak sordun mu?

Bir cevap aramak için feda etmeli mi hayatı,

Duruş nedir, ve nedir mutlu kılan seni?

Bir çığlık gibi yankı bulan içinde kimin nefesi

Tanıdık mı yoksa değil mi,

Ve sen nefes almaya ne vakit başladıydın

Ne vakitti en son başın dik yürüdün.


En son ne zamandı bir merhabanla aydınlandı yollar,

Ve dönüp başını çekip aldın istediğini.

Yıldız olarak bildin

Baş üstü ettiğin,

Gökyüzü bir tabakadan mı ibaret,

yoksa sonsuz bir örtümü

üstüne örttüğün.


Kimsin sen

Tanıyor musun hüznü

Nedir bilir misin mutluluk

Elinde bir tomurcuk

Bekledin mi hiç açmasını gülün.


İlk ağladığında

Sana sunulan anne koynu

Hasret miydin kokusuna,

Ciğerinde ki ilk hava mı yoksa

Korkuna sebep bunca zaman.


Hoş geldin oğlum

Yeni bir dünya

Seç bir yol

Kısa veya uzun.


Düşün bil ve öğren

Hayat bir okul

Sen hep bir öğrenci

Eğer bir soruya sahip değilsen

Yoktur bir cevabında.


Soruların olmalı

Ve sana sorulanlara bir cevabın.


Bilmeyeceksin kimi zaman

Nedir kimdir bu karşına çıkan.

Fakat korkma,

Ürkeklik yalnızca bir dağ ceylanı yüreği.

Gülüşün ise masmavi bir deniz.


Tıpkı özgürlük gibi.

Tadı tuzlu, rengi mavi.


Sözün yoksa söylenecek,

Değmesin dilin dişlerine.

Ve dudakların öpmeli sevgiliyi,

Usulca bir bebeği koklar gibi

Masum,

Bir anneyi kucaklar gibi,

Mis,

Bir babanın yüreği gibi,

Güçlü.


Bir kayık olursun kimi zaman

Denizin ortasında yalnız .


Ve çaresizsindir,

Limanlar ışıksız

Gökyüzünde yoksa tek bir yıldız.


O deniz gülüşündü unutma,

Masmaviydi rengi,

Gökyüzü bir örtüydü,

Üstünü örtemese de girip altına gözyaşlarını örttü.


Bir ışık yoksa hala limanda

Ve tek bir yıldız parlamıyorsa,

Sen ışık ol,

Ulaş yıldızlara,

Denizler güldükçe yıldızlar parlar unutma.


Biri sığınmışsa sana,

Dürüst bir el arıyorsa alt tarafı

Fakat ne istediğini bilmiyorsa,

Anlat ona dünyanı,

Çevirme geri,

Zaman dediğin akıp giden bir yoldur,

Çizgileri kimi an seyrek, kimi sık.


Bir sessizlik olduğunda,

Kalp atışının, tik taklarını duyarsan dinle.

Özgür bildiğin kelebek bir tırtıldı alt tarafı,

henüz çıkamadan kozasından,

Bazen kozandan çıkana kadar bekle, sende.


Herkes üzerine geldiğinde

Yenilemek için kendini,

Kaçacak bir yer aradığında;

gemiler gibi ol,

köpük köpük dalgaları al alabildiğin kadar altına,

bil ki,

Delik bu dünyanın dibi

Ve su akıtıyor altından.


Her neyse ne şekilde unutulur derler aldırma,

Ağırlıksa unut gitsin,

Taşıyabileceğin kadarını al yanına.


Ve en çok,

Gözlerin oğlum gözlerin,

Anlatmalı seni.

Her zaman.

Sevmeye,

Hep gözlerden başla.


İmzasız satırların ardında gizlenen büyük bir dünyadan, yeryüzüne düşmüş gibiydim, şimdi o dipsiz kuyuya düşen alice'i ve beyaz tavşanı takip etmenin ne demek olduğunu daha iyi anlıyordum. Zaman denilen kavram bizim algıladığımızdan çok daha farklı olabileceğini, sıralamayı bizim algılamamızı kolaylaştırmak için başlangıç ve sonuç döngüsü içinde tutulduğunu, belki de geleceğin, geçmişin elinden sımısıkı tutan bir baba-oğul, yahut şefkatli birer sevgili gibi elele ebedi bir yürüyüşte olduğunu... Aslında bunu üzerine hiç düşünmemiştim.

Oyunları ve masalları yastığımınla gizleyeli uzun zaman olmuştu...

Bir solukta okuduğumda mektubu, zamanın bu sefer nasıl dört nala düz ovalarda koşturan atların ayakları altında geçtiğini farketmemiştim. Bir bebeğin tanımsız seslerinden ibaretti hayat ve anlamlar yükleyen bizim o uslarımız en çok aldatanlardı yine bizi.


Mektubu elimden bıraktım, oturduğum yerden bir çırpıda kalktım, başım dönüyordu baktığımda pencereden, ulan yine İstanbul batırdın güneşi, ne vakit özlettin kendini ay, bekle bekle biraz daha, bahara ne kaldı, sonrası yaz, uyumadan hemen önce oradayım nasılsa...


11 Ağustos 2009 Salı

...YOLDA...

Bir yolculuktu, virajlar da vardı, uçsuz bucaksız düzlükler de, sağında parsel, parsel tarlalar, solunda batan bir güneş, denizin üzerinde birazdan belirecek ay, fonda içli bir müzik,sanki her şey o an peyda olmuş, her şeyin bir anlamı varmış gibi kurulmuştu...

güneş batmış ay doğmuş yıldızlar karanlıkta ki yerlerini almış, ağustosun sedası, gök kubbeye yayılmıştı...


Bir yolculuktu bu fakat;


İstemiyorum

Yolcusuz yolları

Taşları yığılmış dizilmemiş

Kaldırımları.


İstemiyorum

Susuz çiçekleri

Güneşe hasret kalmış

Dalları ise kırılmış ağaçları.


İstemiyorum

Yorgun rüyaları

Sabahları demlenmemiş

Çayları katık yapıp uyanmayı.


İstemiyorum

Boş odaları

Boş konuşan kutuları

Ve huysuz kurulmuş saatleri.


İstemiyorum

Uzak yakınları

Bir nefes kadar yakın

Kül rengi dokunuşları.


İstemiyorum

Veda etmeyi

Sende bir hoşça kal var

Benim söylenmemiş sözlerim.


İstemiyorum

Son bakışını

Ellerin tutmasa da ellerimi

Tutuyor ömrüm yollarını.


Henüz başındayken yollar bitip bilmek bilmiyordu, zaman bir kum tanesine dönüşüp, süzülüp denize karışırken;


Kimsenin bilmediği sokaklarda saklandım

Ruhların yakıldığı yerlerdi

Ve bir mengene gibi sıkıştırılırdı düşler.

Üzülmenin bir anlamı olmadığı zamanlarda saklandım

Yokluğun varoluş olduğu yerlerdi

Ve bir bulut gibi yumuşaktı karşı duruşlar.

Kimsenin gülmediği odalarda

Dudak ucu kıvrımlarını yukarıya çektiğim yerlerdi

Ve bir mandalla tutturulurdu hikayeler dillere.

Bazen yanar döner meyvelerdi masaların üstü

Geç kalmış adımlarda yürünür

Oturulacak yerler önceden hep belli olurdu.

Söylenecek sözler anlamsız

Kurnazlık bir meziyetti.

Hileli oyunların

Enayi görünümlü çakalların

Ve her zaman kaybetmeye mahkumların masasında

Yıpranmamak için aklımı hep girişe astım.

Ve söylenmemesi gereken son sözler

İlk söylediklerimdi.

Her şeye ve herkese inat

Yazdım

Kuşların gökyüzüne sevdalarını.


Kalemin son bir kaç satır daha yazacak mecali kalmayınca bir solukluk yanaştık sağa, hırıltılar gelirken arabada, önümüzde hala alınması gereken yolların belli belirsiz silueti kucaklıyordu sevdayla...


o sırada bir başka yolcu, İbni Batuta'nın sözü gelir akla;


"ne sohbetiyle ferahlayacak eşim ve dostum ne de beraber yürüdüğüm bir kervan vardı."


ve ekledi diğeri, ama gidecek yollarım hep vardı...


Yol önünde bir çamaşır ipi gibi uzadıkça, hayaller mandal olur, anıları kurusun diye bir bir asar yolcu,

ve aynı yolcu yola sevdalı, varacağa yere özlemlidir her zaman...


Biliyorduk ki;

Önce çocukluk;

Küçük şeylerle mutlu olabilme zorunluktu.

Sonra gençlik;

Bulutlar o kadar da yumuşak değildi öğrendik,

Parlak yıldızlar

En karanlıkta dikkat çekermiş bildik.

Bilmem yanlışlık mı, ölüm mü, beklemek mi ?

Bir an için ilk fırsattı, günebaktık

Gözümüz yandı.


Başımızı eğmeyince önümüze,

Bizde keyfimize buyruk yaşadık

Burukluk kabul görüp saygıyı

Dönemediğimiz zamanlardı

Özlemler,

Hep kendimizi buna inandırdık…


İlerledikçe geriye dönüp bakmalarımız azalmıştı, belki gittiğimiz yol yol değildi, belki burada olmak için yaratılmıştık, bu yolların bir sebebi olmalıydı, düşündük ki beyaz bir ufuk varsa ötede daha alacak çok yolumuz var!


Bizde ardımızda çok söz bırakmadık belki bir kaç satır;


Bütün sabahların geri dönüşsüz olduğu vakitlerdi, kimine göre vakit çok geç kimine göre erkendi, cepte düğüm düğüm kelimelerle çıkmıştık yola,

ve nasıl da güzeldir baharda bir sabah aniden açan çiçek...


28 Temmuz 2009 Salı

Bardak...


çok mu aşk adamıyız dedi bardak,
anlamadım gitti...

belki bundan besleniyor ruhumuz
ve susuyoruz bir temmuz akşamında dedi diğeri,

bence de öyle
ama kendimi çok mutlu hissediyorum dedi bardak,

suya kanar gibi aşkla sarılıyoruz hayallere
ve dolup taşan şey yalnızca bize kendini bırakan yalnızlığımız dedi diğeri.

bardak
sıvının bulunduğu anda şeklini aldığı,
dağılmamak için bir liman.

bardak deyince ilk akla gelen su oluyor ne hikmetse,
bunda en temel ve yaşamsal besin olmasının etkisi olabilir belki.

susuzlukla anlatıyoruz kuruyan dudaklarımızı,
kavrulmanın yakıcı ve paslı tadını suya olan özlemle anlayabiliyor,
duyduğumuz tüm hasretlere, sana olan susuzluğum diyebiliyoruz.

su ile ilk hatırladığım ve canlı olan tanışmam, dağdan çoşkun bir şekilde ve büyük bir gürültüyle akan suyun taşlar arasında kıvrıla kıvrıla süzülmesiyle başlar, ardından üç, dört yaşlarındaki bir çocuk için yüksek, otuzdört yaşlarındaki bir adam içinse oldukça alçak bir mesafeden akan suya karşı attığım ilk adımdır.

ve her adımda içimde bir serinlik, her serinlikle yüzüme çarpan damlalarda bir keyif, her keyifte bir adım daha atma isteği doğmasıdır...

İleride attığım tüm adımlarda bu ilk adımların etkisi olduğunu anlayacak fakat her birinin sonunun aynı keyifle susuzluğumu gideremeyeceğini de yaşayarak öğrenecektim.

Biraz daha yaklaşırsam baştan aşağıya ıslanacaktım, bunda pek sakınca görmemiş olacağım ki adımlarımı durdurma niyetinde değildim.


Bilmediklerimizden korkmayız küçük bir çocukken çünkü korkulacak şeyleri yaşamın dikenli yollarından yürürken çizilen bacaklarımızda oluşan acılarla öğrenecektik.

Ve o adımları atarken dizime kadar çekilmiş çoraplarımın altında bacaklarım gün yüzü görmemişlerdi.
Büyüdükçe ise bilmediklerimiz bizi korkutmaya başlar oldu.


Üç dört yaşlarındaydım
ve susamıştım.
tek istediğim tepeden tırnağa ıslanmak pahasına dudaklarımı suya dayamaktı...


ama ıslanmakla kalmayıp bir türlü dudaklarıma değen damlaları ağzıma toplayamıyordum, her bir damla mızıkçılık yapan ilkokul çocuğu gibi ders zili çalınca sebepsizce ve deli gibi koşturuyordu ne yazıkdır ki tek gelmesini istediği yere inatla gelmiyordu...

üç dört yaşlarındaydım, susamıştım
ve gideremiyordum susuzluğumu..

otuzdört yaşında bir adam seslendi ardımdan,
ve açtı ellerini,
kocaman avuçları vardı
kocamandı sözleri
dev gibiydi
sanki yanımızdaki ağaçlar ondan küçük
dağlarla aynı boydaydı.
beni tek eliyle tutsa ve koysa omuzlarına
tüm bi yolu yürümekten kurtaracaktı
ve bir süre daha çizilmeyecekti
güneş görmemiş bacaklarım...

açtı ellerini
kocamandı avuçları,
dayadı birbirine ellerini,
daha da büyüdü avuçları,
yaklaştı suya
uzandı ve o yaramaz ilkokul çocukları birden uslandı,
her biri bir oyun bahçesinde toplanır gibi toplandı aynı yere,
yaklaş dedi dağ gibi adam, tüm heybetiyle...
ağaçlar arasından esen rüzgarın ıslık sesi gibi yumuşacık geldi durdu kulağımdan,
ve kuş tüyü yastığa süzülür gibi koydu başını başıma,
salıncağa bindirmek için yasladım dudaklarımı avuçlarına,
doldurmuştum ağzımı suyla
ve dindirmiştim ikinci seferde susuzluğumu...
dağ gibi adam tam otuz dört yaşındaydı
ben ise üç bilemedin dört.
şimdilerde çok oldu avuçtan su içmeyeli,
ve dayamayalı dudakları susuzluğa hasretle,
yerini bardaklar aldı saklamalık damlaları hep bir esaret ve hep bir bekleme ile...

çok mu aşk adamıyız dedi bardak,
anlamadım gitti...

belki bundan besleniyor ruhumuz
ve susuyoruz bir temmuz akşamında dedi diğeri,

bence de öyle
ama kendimi çok mutlu hissediyorum dedi bardak,

suya kanar gibi aşkla sarılıyoruz hayallere
ve dolup taşan yalnızca bize kendini bırakan yalnızlığımız dedi diğeri.

ışıklar kapandı,
esaret baki kalmıştı.,
avuçlar hasret,
susuzluk bir daha ki sefere kadar dinmişti.

çocuk hala,
suya kanar gibi aşkla sarılıyordu hayallere...

5 Temmuz 2009 Pazar

Küçük Gün Işığı...


'Üzgünüm bugün, asıl en üzücü tarafı ise üstelik hiç bir sebep yokken.' dedi adam ve ekledi karnım aç olduğu için üzgün olabilirdim bir bebek gibi, oldum da zamanında.

yahut oyuncağım kırıldığında dünyanın en büyük derdi buymuş gibi üzgün olabilirim, oldum da.

Bir başka şehire taşınıp her şeye sıfırdan başlarken misal, yalnızlık doldurup sırt çantama, yeni okullara adım atmanın tedirginliğide üzmüş olabilirdi beni, kimbilir belki oldu da...

Kalbimin kırılmasına aldırış etmediğim zamanlarda, tekrar onarılmasına izin verdiğim anlarda hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmenin üzgünlüğü de olabilir bu, oluyor ya...

Sıcacık bir gülümsemenin ardında tutsak kelimelerin üzüntüsünü de paylaşmış olabilirim, paylaşmak hep güzeldi, paylaşamamanın üzüntüsü de olabilir öyleyse, öyledir ya...

Kırık bir şarkının, bir yaz rüzgarının, mavi gögün altında uzanmanın, peşini hiç bırakmayan ve geçmiş gibi bacaklara takılan kumların da üzüntüsü olabilir bu, bir daha yaşanmayacağını bilmenin o anın ve şimdiden özlemek çakıl taşlarının hep denize bakan yüzlerini...

üzgündür akşam vakti güneşe sevdalı gündöndü çiçekleri, ay ile avunur dertleşir kelimeler, güneşin kulağına bir vakit gider diye hep içten söylenir en etkili sözler...

ya duyamazsa, ya bilmezse üzüntüsü ve hep bir şeylerin yanlış olduğu hissi...

Üzgünüm dedi adam, hiç bir sebep yokken hemde, asıl en trajik yanı bu olmalı...

küçük bir günışığı, doğruca pencereden vuran, kitabımın üstüne, elim kalem tutmuyor çokçadır ve dilimde hep aynı dolanıyor kelimeler...

9 Haziran 2009 Salı

...Yıl/dı/Zzz...

Düşüverince yaşadım.
Düşmek özgürlüktü.

Beton duvarların arasından kendine yol bulup açmak bütün mesele.
Bir papatya gibi yaprak yaprak tutunmak gün rengi gövdeye.
Çoşkun bir nehrin çağlayan uğultusu,
serin nefesi
ve iğne gibi batan damlaları vardı vücudumda
birine dönüp baktım
diğeri acıttı...
ve dökülen suyun köpük köpük mutluluğu
anlık
ama iz bırakan bir yerlerde.

Bir gün, günün birinde;

..."küçük balık denizi düşünüyordu. bu düşünce onun zihninde birgün gerçekleştireceği bir amaçtı.
ona göre hayat yalnızca yemek, uyumak, küçücük; dünya sandığı bir gölde yaşamak değildi."

der behrengi usul usul, ruhu çocuklara anlattığı masalda.

bizse çakıl taşları toplardık kıyıda. Herbirini bir gün bu varya of çok işime yarayacak güdüsüyle, en parlağını en afillisini en değişiğini en pürüssüzünü arayışlardaydık. Günün en tepede asılı kaldığı vakitlerde ve biraz sonra akan zamana uyup yorgunca çekip gitmeden hemen önce.

Her taş bir sığınaktı düşlere
Düşüverince yaşadık.
Düşmek özgürlüktü.
en azından öyle sandık.
ve nasıl görürsek öyleydi gerçekler,
gerçekler gerçekliklerinden sıkılıncaya kadar da
buna inandık.

Bizi çekip çıkaracak bir şeyler bekledik düşümüzden,
yorgun güneş yerini keyifle ve inatla parıldayan aya bıraktığı vakitlerde gökyüzü çekti dikkatimizi,
gece serinlemiş
damla damla batan iğneler yerini tüm vücudu kaplayan rüzgarlara bırakmışken.
yıldızlara ilişti gözümüz
acaba dedik?
orda bir yerlerde
benim gibi... ?
yahut ayağını kola kutusuna tüm gücüyle vuran bir velet var mıdır ki,
sonra üzülüp ulan eskittik yine papuçları,
açılacak önü,
ve ıslanacak parmaklar diye üzülecek...

çabuk geçti bu düşünce neyse ki,
sonra en parlağına dikip gözümüzü; 'büyüdük ulan' deyip ve bir fırt alıp eldekinden.
Adam sanan kendini...?

Dert edinip sevdalanmayı
sığınacak limanlara yüzen bir gemi gibi yön aramak,
parmağı uzatıp o yıldızdan
var mıdır biri ?

yahut iki kelam eden dost kabul ettiği ile,
ve;
'ben bir gemiyim
açık denizlere özlemli güvertem,
ve deli rüzgarlara yelkenim.
kazanıma kürek kürek aşk yüklerim
ve bilirim özlem biriktirir mürettebatım da.'
diye karalayan geceye satırları
ve üzerine uzun sessizlikliker örtten biri?

yıldızlar uzaktı,
uzaklar onları yine çağırıyordu.
biz ise, oyunu yarıda kesilmiş çocuktuk hala,
ceplerimizde çakıl taşları,
bir avuç fırlatıp denize,
sonra üşümüş bedeni alıp
uzun sessizliklerle örtünmek değil ama
yumuşak bir yorgan bulabilmekti tüm gerçekliğimiz.


Düşüverince yaşadım.
Düşmek özgürlüktü.
En azından öyle sandık.
Ve nasıl görürsek öyleydi ya gerçekler,
Gerçekler, gerçekliklerinden sıkılıncaya kadar da
Buna inandık...

3 Mayıs 2009 Pazar

Şehir...


İlk yollar vardı bir yerden bir yere gitmek için, misal bir sığınağa, yahut bir başka ekine...
Sonra taşlardan yuvalar yapıldı, soğuktan, ıslanmaktan ve yabandan korunmak için evler... Daha sonra diğer insanlar biraraya geldi, gelmek zorundaydı, yaşamak için ve yalnızlıklarını paylaşmak için, ancak yalnızlıkları hiç azalmadı, paylaştıkça çoğaldı her şey gibi...
Sonra köyler kuruldu, köyler birleşti genişledi evren gibi, şehir kondu adı.
Gelişler arttı şehirlere, gitmek isteyenler de çoğaldı aksi gibi.
Anlamdı insanın aradığı, gelmeye, gitmeye, kalmaya, aldığı nefese bir anlam aradı, ilk bulduğu şeyi kullandı, yolları... düştüğü yollar her seferinde kaçtığı şeylere geri getiren bir bumerang gibiydi ya da dünya sahiden de yuvarlaktı!?

Alexandar Kavafis, İskenderiye'de doğmuş, anadolu'da yaşamış yunanlı bir şair. Şiir adamlığının yanında gezgin. Şehir bulucu, anlam verici. Şöyle seslenmişti dizelerinde;

bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
bir ceset gibi gömülü kalbim.
aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.

yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
bu şehir arkandan gelecektir.
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
başka bir şey umma-
ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

Herkesin kendine ait bir şehri vardır, kendi dünyasında oluşturduğu arada soluk almak için sırtını surlarına dayadığı, yalnızlığının kapılarını sürgülediği, bazen konuklarını ağırladığı, elleri ceplerinde sokaklarında gezindiği, kıyısı denizlere komşu, kağıttan gemilerini yüzdürdüğü, ıslıklarından kuş cıvıltıları eklediği, suskunluklarıyla yazdığı kitaplardan kütüphaneler yarattığı.


ithakaya dogru yola çiktigin zaman,
dile ki uzun sürsün yolculugun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun.
ne lestrigonlardan kork,
ne kikloplardan, ne de öfkeli poseidondan.
bunlarin hiçbiri çikmaz karsina,
düslerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmissa eger.
ne lestrigonlara rastlarsin,
ne kikloplara, ne azgin poseidona,
onlari sen kendi ruhunda tasimadikça,
kendi ruhun onlari dikmedikçe karsina.
dile ki uzun sürsün yolun.
nice yaz sabahlari olsun,
essiz bir sevinç ve mutluluk içinde
önceden hiç görmedigin limanlara girdigin!
durup fenike'nin çarsilarinda
esi benzeri olmayan mallar al,
sedefle mercan, abanozla kehribar,
ve her türlü basdöndürücü kokular;
bu basdöndürücü kokulardan al alabildigin kadar;
nice misir sehirlerine ugra,
ne ögrenebilirsen ögrenmeye bak bilgelerinden.
hiç aklindan çikarma ithaka'yi.
oraya varmak senin baslica yazgin.
ama yolculugu tez bitirmeye kalkma sakin.
varsin yillarca sürsün, daha iyi;
sonunda kocamis biri olarak demir at adana,
yol boyunca kazandigin bunca seylerle zengin,
ithaka'nin sana zenginlik vermesini ummadan.
sana bu güzel yolculugu verdi ithaka.
o olmasa, yola hiç çikmayacaktin.
ama sana verecek bir seyi yok bundan baska.
onu yoksul buluyorsan, aldanmis sanma kendini.
geçtigin bunca deneyden sonra öyle bilgelestin ki,
artik elbet biliyorsundur ne anlama geldigini
ithakalarin.

Gürültünün bir ninni gibi uyuttuğu, karşı pencerenin uykusuna uçan bir halıda konulduğu, kurşundan bıyıklı askerlerin koruduğu, tutsak hayatlar, özenilen yaşamlar, kimsenin toz konduramadığı aşklar. Bir şehrin ortasından geçen denize ait martılar kadar gerçek sevdalar.
ve sokaklar, ah o sokaklar; 'kimse olmak isteyen hiç kimselerle dolu sokaklar.'

Evet bir şehir yalnızca bütün bunlara ev sahipliği yapabilirdi, gidilen ve her seferinde yolunu kendine döndüren...