9 Temmuz 2016 Cumartesi

merhaba

Ben öldüm.
Şaka yapmıyorum. Son yazım. Adım Eray. Soyadım rivayete göre kozar. Ben bir kozaroğluyum. Dedemin babası balkanlardan göçüp gelmiş. Yunanlılar ile komşu iken öyle gerekmiş trakyaya gelmişler.
Çok acı ve fakirlik çekip bir de üzerine göçmenlik eklemişler. Pek gün yüzü gördükleri söylenemez. Ancak acınacak bir hale de kesinlikle düşmemişler.
Onların devamında bu hayatı yaşama sırası üzerimize giyilmiş.
Kendi savaşımı verdim. Tam otuz yaşındayım. Bir şey anladığımı söylersem yanlış olur lakin az yaşadım dersem de yalan...
Herkes kadar.
Çok düşündüm hayat üzerine, çok okudum, çokça yazdım. Kendim için yaptığım iki şey var. Biri lanet olası sigaraya başlamak, diğeri yazmak. İkisi de ciğerimi oldukça yordu doğrusu.
Güzelliğin en yalını, sorgusuzu, yazmamdı. Bestelememdi. Bilinmeyecek bir sürü şey ürettim. Kimsenin takdirine mahzar olmasını beklemedim. Fakat kötü bir eleştiriyi de işitmedim. Sağolsunlar.
Bir çok hayatı öğrendim yaşadığım sürede. Varolsunlar. Hikayeler güzel anlatılmak için birikirler.
Her haberdar olduğum hayatta öğrendim. Üzerimde sorumluluğunu hissettim. Alnım açık taşıdım bildiklerimi. Pişman değilim. Yüküm ağarcaydı fakat dert etmedim bunu hiç.
Annemin aptallığa varan iyiliğini ve şükretmesini anlayamadım. Fakat onun sırf bize kahvaltı hazırlaması için bütün ömrümü adamaktan dolayı içten bir gurur taşıyorum gögsümde. En güzel savaşımızdı.
Bütün hayatımı kendimi bildim bileli böyle yaşadım. Her şey bir savaş meydanı gibiydi. Bir sıkıntı varsa ve bana el uzanmışsa ya da bir şey yapacağımı biliyorsam mutlaka orada oldum..
Beni tanımladı bu. Kendimi aradım çokça. Kendime, kendimi böyle tanıttım. Fakat her savaş yaralar, ölüm de en derin yaradır. Hiçliğin ortasında sonsuzluk birbirine yakışan iki sevgilidir.  Hayatımı o meydanda dondurdum. Hiçbir zaman mutlu hissetmedim. Mutsuzluğu ise dert etmedim. Yakalarımı kaldırıp elimi cebime sokup yürümekti ergenliğim. En büyük kazanımda bile kaybedenler felsefesini anladım. Hayat izafidir. Çok anlam yüklemek de yüklememek de bir tercih ve tercih etmemek bütün seçenekleri olası kılarken yaşatmaz da seni. İzledim.
Çok izledim. Prangalarımı kırdığımda beynimin ruhumu tanıdım. Büyük bir yönetmendim. Senaryosundan, oyunculuğuna kadar. Müziklerinden, çekimine kadar. Boyut boyut tecrübe ettim. Sevmedim. Gerçeklik algısından uzaklaştıkça mutsuzluğun ne kadar gerçek olduğunu arayışın sonsuz soruların sonsuz, cevapların tek olduğunu erken öğrendim.
Olgunlaşmak sıfatını kabul etmedim. Çünkü dört yaşında olduğum zaman da nasıl düşündüğümü hatırlıyorum. Otuzumda da.
Hayatımı dondurduktan bir süre sonra askere gittim.
Kısa dönem herkesin geçirdiği kadar bir süre.
Bensiz de hayat devam ediyoru çok net öğrendim.
Hep yalnızdım. Bundan çekinmedim. Yalnızlığıma bir tek kişiyi kattım. Ay'ın geceleri onu aydınlatacağı için içim rahat, fakat onun bunu zamanla umursamayacağına da eminim. Hayat devam ediyor. Ve insanlar üstesinden gelebiliyorlar.

Çokça dost biriktirdim. Hepsi zamanla yoluna baktı.
Tek birinin yeri ayrı, asla yalnız yürümeyeceğinin şiarı ile beni gerçekten anladığına eminim, zamanın lordu, doktor. Selam olsun sana.
Sırları çözmeyi hep sevdim. Milyon tane şey gizlenmiş satırlarımı o'na daha ne kadar açık yazabilirim ki..
Zor bir dünya, herkesin kendi savaşı var. ben savaştım ve yenildim. O yüzden artık kendimi toz toprak içinde kirli ve dizlerimin üstünde hissettiğim için bu son satırlarımı yazıyorum. Artık kendim için yaptığım iki şeyden biri olan yazmayı sonsuza kadar rafa kaldırıyorum.
Bunları okuyan var mı bilmiyorum. Okuyana selam olsun. Saygılarımı sunuyorum. Çünkü hayatta hiçbir şey yoktur ki saygıdan üstün olsun.
Austos'tan selamlar
Bir düşümü paylaşmak istiyorum. Bir değirmen bildiğimiz evrenüstü, dönüyor bir kum saati uzayın ortasında. Zamanı öğütüyor ve gezegenler, yıldızlar, yaşamlar yaratıyor. Hiç bitmeyecek, tarifi mümkün olmayan güzelliği ile ah.... keşke resmedebilse sol elim..
Elveda kelimelerim.

Hoşçakalın...

15 Nisan 2016 Cuma

kara şövalye...

hiç durmuyor, çok acı var.
odin,
yemek yemeli...

3 Ekim 2015 Cumartesi

doku.

doku
Yalnız kaldıkça artıyordu artık zaman kaosları. Dönüşüyor, dünyanın yavaşlayan dönüş hızları. Yoklukların tümüne yüklenen en güzel anlamlardan da güzelsin. Ne diye özlersin seni içten içe korkutan akşamları.
Yaş almanın yüklediği sorumluluğa inat, bireysel isyanlara. Getirdiği korkulara karşı, çocuklukta inat etmenin büyük ikilemi. Tanımlanan ben. Tanımladığım ben de sen. 
Varlığın, içlik ile birlikte çekildiği fotoğraf, asılmaya çekindiği duvar.
Ekim, bir şehrin matematik formülleri ile kara tahtaya serilmesi gibi. Ve denklemlerin anlattığına -o'na-aşık bir deha gibi izlemesi. 
Bir kahvaltı sabahının tadı ve de tuzu. Demli bir çayda, limon yaprakları.
Ekim gizlenmiş bir eylüldür. Ve atların aksak nal sesleri gibidir, çevrenizde katlanmak durumunda kaldığınız insanların boş sohbetlerinin ahengi.
Anların toplamı kadar ısınıyor ellerde müzik ve alabildiğine kaçınan kulakların. Samur bir fırçanın boyadığı tabloda yansıyor Leanorda da Vinci'nin yüzü her defasında.
Bengi döngülerde Nietzsche, bazen ağırca piposunun tütününde Freud. Ne fark eder ki bul, buluş, yarat, anlat. Herkesin bir tanrısı var. Tanrının herkesi. Ağır manaların, dokunuşlarında bir uzay, sonsuz sayıların gizeminde atom altı parçacıkları, edebi bir dil ile yazılmış şiirdir parçacık fiziği.
Tribün dışında gol sevinçleri. Şehrin en yüksek binasından uçuşan saçlardır martı sesleri.

Bir kitap yazılıyor. 

7 Aralık 2014 Pazar

EMEK SAHNESİ



-Emek sahnesi-

Sahne 1. ( tek sahne )

Bir adam iki çocuğu ile bir kaldırama oturmaktadır. Şehir metropoldür. Kalabalıktır. Aralık ayıdiır. Soğuktur. Yağmur gerçekten insafsızca yağmaktadır.
Büyük çocuk sekiz, küçük çocuk dört yaşındadır. Adam 35 yaşındadır. Görüntüleri çocuklar daha küçük adam daha büyük görünmektedir.

Küçük çocuk; baba, üşüyorum.
Baba; sessiz.
Büyük çocuk; donuk babasının sessizliğinden dökülen konuşmayı anlamıştır.

Babasının sesi olarak konuşmaya baslar;

Şimdi burası bizim evimiz. Evimizin önünden arabalar geçiyor. Bu yağan yağmur aslında saçlarımızdan süzülmüyor, kocaman evimizin yere kadar uzanan camlarına konan damlalar. Bak görüyor musun şu geçen arabanın rengini iste öyle bir güneş doğacak birazdan ve biz yokmuşuz gibi geçen insanlar var ya iste onlar bahçemizde ki güzel ağaca konan kuşlar ve bize güzel bir şarkı söyleyecekler. Biz sadece cıvıltılarını duyacağız, anlamayacağız dillerini ama olsun.

(Bir derin nefes ve dört nala koşan bir atın adımları hızında) Bak gecen sene annemi öldüren kurşunlardan kalanlar duruyor mu cebinde hala, saklıyor musun baba onları. Ver kardeşime lütfen çünkü onlar aslında birer renkli misket ve ben söz verdim sanıyordum ya annemi koruyacağıma. Aslında kardeşime misket oynamayı öğreteceklerime verdiğim sözdü o baba, tıpkı senin patronun sana ödeyeceği haftalığı ödeyeceğini söylediği söz gibi baba!
İnşaattan düştüğünde ve kırık kolunla tutunduğun da sana ödemeyi hemen yapacağına dair verdiği söz gibi baba, tuttu dimi sözünü o da, sözler tutulmak içindir, unutuyorsun artık baba. 

Yaşlandın dimi hep ondan mı oluyor tüm bunlar bize acaba?

Tanrı var mı baba!? Babanın yorgun gözleri şiddetle bakar.

Ben söyleyeyim baba var, ve herkes kendisinin tanrısıdır. Şah damarımızdan daha yakın nasıl olunur ki başka.
Şimdi bir uyku geldi çattı ya bize uyandığımız da her şey, senin emeğinin sahnesinden görünecek tüm tanrılara işte böyle baba!

Sahne kapanır.


Rehber-bilir

http://www.youtube.com/watch?v=ackPN0oTIiI

20 Eylül 2014 Cumartesi

ABRA KADABRA


Manifiesto
Bir adam elleri gitar çalmasın diye kırılıyor. O şarkısını tutmayan elleriyle değil dudaklarının kıvrımıyla fısıltıyla söylüyor. Dipçikle eziyorlar sesini. Büyüklere masallar anlatıyor, küçüklere gitar çalıyordu oysa. Ses örtüldükçe, kocaman oluyordu..

Kuş
Bir kadın, bir şarap kadehine üflüyor. Adım adım yol alıyor, sonra birden hızlanıp dansını tamamlıyor. Sonsuz bir ay ışığının altında, kimseler görmeden - görmesin- yürüyor..

Hayat; öğreti. Olmazların ön gösterimleri. Ah ne kadar da güzel böyle. Korku var. Kaybetmekten daha büyük. Gerçeklikten daha güzel acı biberler gibi. Bir uçurtma havalandığında, kırmızı...

Eylül'e bir kuş kanadı
boyadı gemileri mavi
sustu deniz
çok uzaktan bir yağmur için şimşeğini gönderdi tanrı

oysa karanlığını aydınlatmak istemişti.
her seferinde bir zaman tüneli olmalı solucan deliği.

İnsan bir muz belki,
evrim de mi mavi
biraz büyüse beyaz tenli kara bir şövalye olacakmış
da vinci.

merdivenler,
bak buradan atlar
üzerine gece çizilmiş duvarlar

abra kadabra;
"galiba bir meteor düştü, macera bizden daha büyüktü"
çünkü sesten bir yatak, renkten sıcak
..gücün sihirbazları için
abra kadabra.

...gördüğünü biliyorum
sürmeye devam et...


http://www.youtube.com/watch?v=jN_w8CbdS8o

(kara orkestra konser ver!!!)




18 Temmuz 2014 Cuma

Sürgün


"Bir düş sürgününde başladı her şey. Bir sürgün düşlerken buldu insan kendini, düşüne esir düşen"


Sabahları bir serin olur burası. 

Bilirim bisiklete binip her şey yerinde mı diye bakmaya giderdim mutlaka ilk iş. 
Fakat bu sabah böyle olmadı.
Yapamadım

Önce kalkıp perdeyi kapattım, ilk gün ışığını severim oysa. 

Sonra köşede buğday başağı gibi duran aynayı düzelttim. Bilmiyorum belki de kendime bir bakmak geldi aklıma.

Bakamadım.

Yerine iliştirdim iyice. 
Düşerse de düşer dedim yürüdüm hızlı adımlarla bahçede buldum kendimi biranda.
Su verdim ilk önce mavi ibrikle fesleğene. 
Elimi de sürttüm ama burnuma götürmedim. Kim bilir ağlamaktan mı korkarım hala.

Yüzümü yıkadım ama öylece çivinin elinden tutmuş havluya uzanmak istemedim. Göz göze geldik başımı çevirdim. Bu utangaçlığımı atamadım hala.

Bir tıkırtı geldi mutfaktan, peçkanın üzerinde çaydanlık yanlamış, çayı da severim ama düzeltmek gelmedi içimden belki deviririm diye uzak durdum belli ki, çıktım hemen oradan.

Dökme demir'den anahtar ile iki kere kilitledim kapıyı. 
Boynu yırtık bir gömlek, rengini hiç sevmedim ama çıksın da istemedim üzerimden hiç. Belki çocukluk bu yaptığım fakat öyle işte...

Giymedim terliklerimi de. Otlara, dikenlere ve çimlere basmak istedi ayaklarım, taşların üzerine bastım inatla, sivri taraflarına denk gelsin diye sıkıca. Yanmaz mı hiç insanın canı?

Yanmadı işte.

Yürüdüm, yürüdüm. Kaldırdım başımı baktım karşımda;
fener tepe yangın kulesi, kuzey yıldızı..
Bir kuş havalandı çalıların o yandan, kalbime gitti elim,
O da mı istedi kanat çırpmak acaba?

Komşu kadının sesi çalındı kulağıma, bir an irkildim sonra bile bile baktım o yöne. Senin sesin olsun istedim belli ki, başım düştü yere.

Yürümeye devam ettim öylece, vardım geldim bir büyükçe taşın üzerine. Bağırmak geldi içimden sonra, sesim çıkmadı. Boşa kaldı ağzım bağıramadım boşluğa yakınken bile...

Gözümü yummak istedim sımsıkı. 
Önüme çıkar hayalin diye cesaret edemedim, bir adım daha atmak istedim yoka, atsam sonrası yok.
Yok olamadım bile..

Bir tüfek patladı yankılandı kulaklarımda güm !!

Şimşek çaktı, ardı sıra yağmurla yıkandım. 
Kök saldı çıplak ayaklarım. Önce biraz taşa dolandım sonra değdim toprağa.. 

Biraz sağır biraz kara, yeşillendim. 
Neyden sonra mavi bulutlarla yansıdı yüzüm geceden açık kalmış  pencereden odama.

Sabahları bir serin oluyormuş, hep bu yüzden burası.




12 Nisan 2014 Cumartesi

Perde

perde
Belki,
afilli sözlerin ışıkları yanıyordu, evlerin pencereleri tütüyordu, bulutlar yükseliyordu yer altına, çekiyordu elmaları dallarından bir el, kopuyordu tufan ® gökgürültüsünde yürüyordu kuşlar, kanatları dökülüyordu damla damla, süzülüyordu ışıkları yanan evlerin pencereleri tüterken.

Bir gün döndü. Nal sesleri vivaldi. İsmiyle seslendi kuledibi. Kırıldı bardak kırmızı döküldü. Karıncalar toplandı kaldırdı her biri, birbirini. Kaydıraktan kaydı boya kalemi. Yuvarlandı ne güzel. Kalorifer peteği aniden beyaz. Şarkı söyleyebilir miydi misket.
Salladılar çıktı dışarı karga.
Bu sene hiç kış olmadı, hava hep soğuk.
Isındı, ısındı odalar.
Mutlu gülümser parmak uçlarında bir kapı.

Ne çok insan var ne çok kalabalık. Susun biraz duyamıyorum yarını.

Silversun pickups-ribbons & detours

Ne fark eder gerçi, bir bank bir şişe yarısı geçiyor saat.
Olsun, seviyorum Nisan ayını.

dark night of the soul


21 Mart 2014 Cuma

Islık

Bittiği gibi başladı her şey, iki su şişesi bir de mızıka vardı atının eğerine bağlı. Şişenin biri dolu, diğeri boştu. Ve müziği işittiğinde bir o, bir diğeri doldu ve boşaldı. Yapraklar baharın notasını dökmüştü. Biri, kırmadan yürüdü üzerine. Güzel bir güneş tüm özgürlükleri ısıtacaktı... Tüm notalar onu çaldığında, mızıkayla, trompetle, yahut ıslıkla yani tüm üflemeli çalgılarda, ve tabi nefesinde, yani dilin de dudaklarına temas ettiğinde, aşk gibi hayat tuzuyla ve eşsiz tadıyla sonsuz bir öpücüktür artık yankılanan tüm zamanlarda.

7 Mart 2014 Cuma

hiç...

temiz havaya ihtiyacı vardı. Kapıyı açtı. Perdeye bir kedi gibi dolandı. Vazgeçmesi uzun sürmedi. Kapıyı kapattı. Kendini koltuğa bıraktı. Ağır geliyordu omuzları, çöktü. Gözleri karardı. "Uyku gibi" diye mırıldandı. Oda da sesi boş bir bardağa vuran çatal gibi yankılandı. Oda o kadar boştu ki bir tıkırdı bile yalnızlığına ortak olacak kadar vakti bulabilirdi.

Mengenenin ortasında kalmış bir zihin ile kurulmuş oyuncak gibi etrafında dönebilecek oldu, sendeledi, düştü. Karanlık ondan büyük olacak ki dipsiz bir kuyuya düşer gibi de düştü.

Gözlerini açtığında çay kokusu etrafını kuşatmıştı. Teslim oldu. Yerinden doğruldu. Kollarında derman yoktu. Üşümüştü. Bir nefesle kalktı. Mutfağa doğru içgüdüsel olarak yöneldi. Bir çaydanlık ocakta, boğazı geçen gemi gibi fokurduyordu. Kısık kısık ıslık çalıyordu sanki. Anlam vermeye çalıştı, uzandı baktı, çaydanlıkta su da kaynayıp yok olmuştu. Ocağı kapattı. Hemen yanında ki sandalyeye oturdu. Sanki ayakta biraz daha kalsa düşecekti.

Ne kadar vakit geçmişti bilmiyordu. Bulunduğu evi tanımıyordu. Eşyalar yabancıydı. Masada ki tuzluğa baktı. Sevmedi. Yerine koyarken devrildi. Boştu. Nefes alışverişi düzensizleşmeye başlıyordu yeniden. Üzerinde tonlarca ağırlık onu bulunduğu yere tel bir zımbayla zımbalanmış gibi hissettirdi. Hareket ettikçe elleri kanıyordu. kesiklerinden kan akmıyordu lakin.
Parmağını yarasına götürdü sonra koklamak istedi. Tanıdıktı ama ismini çıkaramıyordu, parmağına da tam şuan yapışmış gibi bir his geldi, kondu tenine. Maviydi. "Mürekkep," dedi.

Gözleri acıyordu. Başı ağrıyordu. Tepsiye ilişti bakışları. Yansımasını gördü. Bulanıktı. Daha dikkatlice baktı. Siluet ona kendini gösteriyor olmalıydı ama yansıyan cismi tanıyamadı. Ne olduğunun farkında değildi. Ne düşündüğünü de bilmiyordu. Ayağa kalkmasının iyi geleceğini hissetti, kalktı bir adım attı atmadı, bu mutfaktan çıkmasına yetmişti. Zaman kavramı kaybolmuştu, nasıl olur da bir adımda mutfaktan çıkabilmişti. Üzerine ağırlık bu sefer bir anda çöktü,
küt...

Gözlerini açtı, bir adım atmıştı olduğuna emindi ama şuan buradaydı. Bu oda da yabancıydı, bir yatak, bir de masa vardı. Masanın üzerinde kağıtlar bomboştu. Mürekkep ve kalemi algıladı önce. Bir şey onu çekiyordu. Masanın yanında ayakta duruyordu. Sadece başı ağrıyordu. Şakaklarına doğru uzandı parmakları. Sıktı, bıraktı. Sonra burun kemiğine dokundu, sıktı, bırakmadı... sımsıkı gözlerini yumdu, açtı. Daha iyi duyabildiğini farketti. Bir müzik sesi çalınıyordu kulaklarına.

Eşlik etmeye başladı;

                              "seher yeli, sabahın ilk rüzgarı. beni andın. buldun beni. şimdi kimsin bilmiyorum. kimdim ben, neydi dokunan gözlerime. karardı her yer. karardım ben de. sonsuz bir ses, ne kadar da tanıdık geliyor benliğime. ben kimim, kimim ben. beni andın. buldun beni. seher yeli, sabahın ilk rüzgarı."

Kendi sesini daha önce hiç duymamış gibi oldu. Belki de duymamıştı. Devrilen şişeyi kaldırdı. Ellerini döküntüye sildi. Döküntüyü kağıda bastı. Kağıdı alıp kokladı, yüzüne sürdü. Ağladı. Islandıkça kurudu mürekkep yüzünde. Kurudukça ıslandı mürekkep kağıtla.
Sürdükçe açıldı yüzü. Duyuldu sesi daha çok. Kağıt oldu, mürekkep oldukça. Buldu özünü. Kağıt oldukça çizildi üzeri, acıdı canı. Kuruldu, kelime oldu. Kelime oldukça cümleye konan bir kelebek gibi çırpındı. Çırpındıkça dağıldı, Dağıldıkça toplandı. Bir nokta oldu. Bir yitti. Son bir söz gibi yazıldı kağıda.

                           "seher yeli, sabahın ilk rüzgarı. beni andın. buldun beni. şimdi kimim biliyorum. kimdim ben, neydi dokunan gözlerime böyle bildim. kararan bendim. aydınlığı görünce anladım. aydınlandım ben de. sonsuz bir ses, ne kadar da tanıdık geliyor bu his. ben kimim, kimdim ben. beni andın, buldun beni. seher yeli, sabahın ilk rüzgarı."

Sert bir rüzgar kapladı odayı, pencere sonsuz açıldı, başına bir kedi gibi dolandı perde, serinlemişti oda. Doğruldu yerinden, kamaşan gözlerini açtı, önünde duran kağıtlara baktı. Elindeki kalemi parmaklarının arasından gevşedi, yana düştü. Kağıtları saçılmış, mürekkebi dökülmüştü. Üzeri boyanmıştı. Savrulan kağıtlarla sildi masasını.
Bir kelime gözüne ilişti.
Yarım kalmış bir kelime
hiç...

le trio joubran-masar

kurgu

Bir diyardı çalıların kapladığı vadiler,
Tepeler sardığında etrafını, teslim olmak istedi.
Özgürlüğü sevdi,
Ödedi ne pahasına bir bir bedellerini.

Hareketti aldığı yola sebep,
Bayındır mevsimler döndü yüzünü,
Cevheri muğlak ve yeteneği yok idi yaşamak üzerine, bildi.

Sinmiş ise adındır, kulaklarımda çınlayan bu toprak
Ne bahar açar çiçeklerini kuru dal,
ne de son dökülen yaprak.

Sancıların kramplarla yokladığında kof vücudunu,
Odanda sıcaktın, sıcak tutuyordu yalanların ve kağıtların.
Perdelerini açmadığında, güvenliydi.
Ne var ki
halkın üşüyordu,
dışarıda bahar vakti
Tel örgülü çiçekler topluyordu eller,
kesiklerle tohumladı tekrar ve tekrar.

O eller kılıç da tuttu, bir sokak köpeğini de sevdi,
mısralar yazıldı rüzgarla,
yollar tutuldu,
kış gelmişti sonunda.
Sönük ışıklarıyla bir lamba,
sokakta uyukluyordu.

Bir tek sen misin karanlığa yürüyen vire,
bu taşlar peki
bu taştan şişeler?
Devrik birer cümle gibi
kimin ahlaksız söylemlerinde durur,
gurur,
dahil yitiyordu peşi sıra.

İstanbul yıkanıyor mu kirpikleriyle beraber bu vakit,
vapurlar yanaşıyor işte limanına,
biri koşuyor,
diğeri acı biber renginde montuna rağmen, ıslanıyordu.
Kazağının içine gazete iliştiriliyor, ısınıyordu.
Asılıyordu yalnızlıklar tunç gibi kablolarla,
olmayan mermilerle vuruluyorduk her defasında,
hayret ediyordu bizi izleyen sesler ardımızda.

Uyuyordu bir çocuk onbeş yaşında
kirliydi yorganı, korkuyordu annesi,
ağır tutsak kalbi gibi korkak.
Tedirginlik sızım sızım yerinden oynatırdı bu dal bu toprak
bir tahtırevanda oturuyordu kral,
yükseklerde alçalarak.

Şarkı söylüyor bir kadın,
bembeyaz etiyle söylüyor,
sarkıyor gövdesi bir cam buhusu gibi şen şakrak,
bilinsin hüzün işler sese mutlak.

Kayıkların yüzü yanaşık dizilerde,
birbirine eş,
aydınlık gelir mi
yıkılası bu lanet düzen leş.

Yakaları sarı,
zannetmiyorum ki ocağı tüter evi,
eski saçlarıyla geçiyor daracık geçitten,
parmakları seviyor duvarları.

Çok yaşamışlığı yok belki de,
yinede
kurduğu düşler kadar büyüdü çocuk,
sallandı ağaçlar arasından
badem topladı ninesiyle.
Parasını yırttı dedesinin
eskitti ayakkabısını.
Büyük geldi pantolonu,
ve değiştirdi sürekli okulunu,
üzgün gözleri de gezginliği de hep bu dertten,
büyüdüğü kederden,
iki paketi vardı biri düştü cebinden,
pasaport alacağı vakit geldiğinde
ürktü trenden.

Köylerden geçip şehirlerde yaşadı,
ümit etti şehirlerde, geçtiği köyleri yekten.

Zaman geçti,
yürüdü sular,
taşlar eskidi,
parçalandı kalbi,
büyüdü düşlediği kadar,
öykündü arada sırada
büyük düşleri olanlara,
arşa değmedi onun belki başı
ama gitti gidebildiği yere kadar.


https://www.youtube.com/watch?v=mCzSy-laqXo

28 Şubat 2014 Cuma

Girifit (karışık/çapraşık)

-Karma(ı)şıklık-















1. yaşamamak üzerine:

E. Akçay, iki çocuk annesiydi. Eşi işsiz kalmıştı. Paraları bitmişti. Çok bitmişti. Her şey bitmişti. Yemek yoktu,ısınacak kömür yoktu sobalarında. Alt katta ki komşuları; "anne, anne" diye ağlayarak aşağıya inan 6. yaşında ki İsa'yı görünce yukarı çıktı.
Seslendi anneye, cevap veren yoktu. İçeri girdi annenin kendisini tavana astığını gördü. Gitmişti...

" Polis ekibinin çevrede yaptığı araştırmaya göre Emine Akçay olaydan 4 saat önce cebindeki son 6 lirayı alıp yakındaki oduncuya gitti ve yakacak almak istedi. Oduncu “Bacım bu paraya odun mu olur?” deyip, Emine Akçay’ın ısrarı üzerine 10 kilo odunu çuvala doldurup, parasını almadan gönderdi. Sırtladığı çuvalla eve gelen Emine Akçay, aldığı odunlar yağmur nedeniyle ıslak olduğu için sobayı yakamadı. Sobanın yanında eski kamyon lastiğini de parçalayıp yakmaya çalıştı, ancak beceremedi. Emine Akçay, çocuklarının üşüdüğünü görünce, saç kurutma makinesini çalıştırıp, oğlu İsa’nın eline tutturdu. Daha sonra diğer odaya gidip, tavandaki salıncak demirine ip bağlayarak, kendini astı."

Kardelen bebek 7 aylıktı, İsa 6. yaşında.

M. Taş 3 yaşındaydı. Hastalandı. Gitti. Baba, hastalanan oğlu için her şeyi yaptı, hastane yoktu. Kimse yoktu... Babası giden oğlunu bir çuvala koydu, taşıdı.. Her yer kardı, kapalıydı dünyaları. Aştı, götürdü, getirdi...
gitti... Bakan soruşturma başlattığı sırada, gitmişti...

İki haber; bir anne, bir baba, üç çocuk. 5 insan, 2'si gitti, 3 tane geride yitik insan kaldı.

2.yaşamak üzerine:

4 çocuklu bir aile, anne, baba büyük insan, "büyüğümüz" diye sıfatlandıranlar var misal. 
Çocuklar okumuş, yurtdışında, ülkesinde okuyamadığı iddiaa edilen bir kızları var. Maşallahı var zehir gibi zeki, mezun olunca işi hazır, danışman.
Diğeri, en prestijli okullardan birinden mezun çok uluslu ve ortaklı büyük bir şirketi var 360 derece ile ölçsen aynı yere gelebilecek marka değeri yüksek. Baba sevgisi muazzam. Gurur duyulacak özellikte.
Rüzgar gülü dikebilmek için Ada almak isteyebilecek, o adaya kendi gemisi ile bile gidebilecek imkanlar elde etme başarısı göstermiş.
Hayırlı damatlarıyla büyük bir aile olan güzel bir evliliği olan kadir şinas bir başka kızı, yine çok başarılı bir başka oğul.. saymakla bitmeyecek müspet özellikleri olan, "looser"ların anlayamayacağı "winner"lar...

Bir ülke var. Yolları geniş, sularının altından demir raylar örülü, çelik betonlarıyla bağlanan yakaları var.
1930'ların zihniyetiyle değil 2000'lerin ruhuyla yönetilen. 

Mağdur olmuşların, kimsesizlerin sesi, "fakir-fukara ve garip-guraba" herkesin sesi. Vücut bulmuş hali tarafından kurulan bir partinin yerel seçimlerinde bile parti adına değil karizmatik liderlerinin ismiyle çağırılan yapısıyla milyonlar tarafından inanılan, desteklenen bir yönetimi var.
Bir ülke 11 yılının yönetim biçimi olarak bu isim ile boşluklarını dolduruyor.

Katrilyon büyük para.

Bir evin içinde 3 katrilyon para olduğu iddia edildi. Tartışmalı fakat aksi ispat edilme lüzumu görülmemiş kaynağı belirsiz ses kayıtlarından üstelik. Bir an için düşünmek mümkün olmuyor 3 katrilyon nasıl bir paradır. Ne kadar yer kaplar. 30 metre karelik bir odanın tamamı kapanacak kadar belki...


Böyledir işte yaşamak ve yaşamamak. Lanet olsun Lidya sana ve o paraların üzerine aslan ve boğa figürleri çizen ve kullanımını yaygınlaştıran helen medeniyetine, artemisin ışından mahrum ve kuzey tanrılarının yergilerine maruz kal. 

Bir parça bir kaç terim:

Yasama-Yürütme-Yargı
Birbirlerini denetleyen üç ayak, biri bağımsız olmazsa diğeri gider. Fıyt diye kapanan masalarınız var dimi evde hani altına bazen kağıttan destek yapıp eş olmasını sağladığımız. Bir kaysa mazallah hop gitti... İşte gitmemeli.


Hukuk
Yargı ayağının temel dayanak noktası. Günümüzde kapitali korusun diye çalışan yapı. Oysa adalet sağması gereken ilahi kudretli güç algısı.
Temel norm.
Adaleti sağlamak.
Güç.
İçi boşaltılmayan ne kadar az kelimemiz var dimi, kelimelerin üzeri ne kadar toz.. üflesek etrafı kirletmeden, ciğerlerimize dolup bizi hapşu efektleriyle dolanmazı neden olacak...

Sevişmenin suç sayıldığı toplumlarda hırsızlığın önemsenmemesi ne kadar ilginç olabilir ki yahut kabul edilebilir?

-Çok.

Karanlıklar var. Işık?
Algılar.

Dağılan kelimeler değil, zihnimiz. Bozulan cümleler değil ruh halimiz. Savrulan bahar yaprakları yahut polenler değil, insanlığımız, onurumuz.

Hiçbir şey yoktur ki insanın kendine yüklediği değerden başka.

Öyleyse umut en çok yokluğun rüyasıdır.
Yokluğun rüyası, rasyonel aklın insanın gelişimi. İnandığı değil, sorguladıklarıdır. Sorguladıkların senin ve sorgulamaya devam ettiklerin.
Tüm felsefelerin ve bilgelerin, tarihin ve dinlerin dayanak noktası. Sorguladığına inan.

O zaman futbol maçını kazandınız, tur atladınız tebrikler, ne gol oldu be.

Bir gün mutlaka
mutlak da sorgulanır.
Vicdan adalet için titrer,
ve yağmurların yıkadığı karanlık şehirlerin üzerine vuran ışık
gidenlerin sönük ferlerinde (gözdeki yaşamsal ışık,canlılık)
bir fener gibi göğü aydınlatır.

Neyse,
Hadi eyvallah...


her bahar, her umuda zorunludur.

(BU YAZININ BAZI KISIMLARINA SANSÜR UYGULANMIŞTIR)

17 Ocak 2014 Cuma

soluk


sol elimin yeteneksizliği, ama öğreniyorum.. temsili.
Keskin bir kılıç gibi kestiğinde gözlerin ayağımı
Yaralandım bile diyemeden
Bir derin nefes alabildiğim karanlığın o soyut anından

Oturduğum taş kanadı,
Süzüldü ay ışığına vardı,
Küçük bir kara balık vardı bir zamanlar
Çocuktun haliyle küçüktün
Herkesi sevebilirdi ona bakarsan yüreğin
Naparsın büyüktü dünya da.
Büyüdün yollar tanıdığında
Küçülür mü her şey karardığında hava
gölgeler de mi dahil buna!

Misal moskovada kar yağardı
Sen televizyon da toprak için savaşan köstebekleri izlerdin.
Aralıktı,
Ocaktı
Eylülü düşlerdin.

Kocaman odanda
Bir halı tam ortasında
Ayakların üşürdü bastığında yere
Minderlerden yaptığın evde yaşar,
Çamurdan arabanı gizlice yürütürdün izlerinde
Korkuyla yüzdüğünde denizlere vardıydın.

Yavaş yavaş ne vakittir,

11 Kasım 2013 Pazartesi

tutsak

gecekırmızısı
Hızlıca çıkmak için bulunduğu yerden, telefonunun çalmasına ihtiyacı yoktu. Yine de bir işaret aranıyor gibiydi. Ceplerini son kez kontrol etti. Bir şeyi ardında bırakmaktan hep korkmuştu. Kalmadığını bilmesine rağmen bir kez daha...

Kapıyı açtı, ışıkları kapattı, karanlık odaya baktı. Farklı bir şey görmeyi beklemekten hiç vazgeçmedi. Aynıydı.

Hava serinden biraz daha soğuk, ayazdan biraz daha ılıktı. Yine de yakalarını kaldırdı. Adımını attığı yolda ona çarpmaktan teğet geçen arabanın camında kendi yansımasını gördü. Karşıya geçti, kalabalıktı. Kalabalıktan hiç hoşlanmamıştı. Hayalleri ona önce bir sigara yaktırdı. Sonra hemen söndürdü. Neden sonra aldığı yol çok olmuşcasına, durakladı. Her zaman hızlı yürürdü. Gölge gibi kelimeler zihninden geçerken ne güzel bir karanlık var bu akşam diye düşündü.

Dev bir binanın önüne geldiğinde onu iki kişilik uyduruk şekilde yapılmış bir bank karşıladı. Bank beyazdı. Gece ise hala karanlık. Kendini bıraktı. Çarpraz şekilde astığı çantasını önüne aldı, ellerini bağladı. Üşümeye başlamıştı. Bundan da hiç hoşlanmamıştı. Bankla konuşmaya başlayana kadar da bu hoşnutsuzluğu devam edecekti. Kendine karşı hep ağır bir yüz barındırırdı. Oysa gülümsemenin ne kadar yakıştığını biliyordu.
Başını gökyüzüne kaldırdı, her şey yerli yerinde mi diye kontrol eder bir havası vardı. Bank tam bu sırada konuşmaya başlamış olmalıydı.

-"Gün geçtikçe büyüyen bir girdabın icine giriyorum. Ne istiyorum. Özgürlük mu? Acı mı? Mutluluk!? Sahi böyle Bi sey var mı?"

Cevap bekler bir hali yoktu, cevap verecek bir muhatabı da. Ama bir karşılık hep verirdi kendisine söylenen her cümleye bazen içinden bazen dudaklarından döküldüğü de olurdu.

-Beklentiler,
Beklentiler... dedi.

Beyaz bank devam etti. Cevap onu vazgeçirmemişti. Aksine daha da hiddetli bir şekilde duyuldu sesi,

Parçalanmış düşünceler
Her seyi berbat etmeye o kadar yakınım ki
Sınırlarda dolaşmaktan incinen parmak uçlarım
Kaç zamandır değişmeyenler
Dar gelen kalıplar
Olmak istenmeyen yerler
Harcanan emekler
Beklenmeyen karşılıklar
Yorgunluktan sıkılmak mı bu sıkılmaktan mı yorulmak
Uyuyamadigin çığlık çığlığa bir hayatın
Uyku arasında yaşaması
Tutsak, yaralı...
Oysa hiç tatmadigim özgürlüğü
Arada tanıdığım bir kaç ben
Bilemedim nedir eş su yalnızlığıma
Ve nasıl
Son bulur
Nasıl tanrım? susması için soru sorması gerektiğini bilir bir şekilde yavaşlamadan, tam da başladığı gibi gömüldü sessizliğe.

Tamam sus artık dedi, soru sormayı bırak. Buradasın. Bu koca binanın tam önünde ve önünden geçen onca insana rağmen yalnızlık, bunu biliyorum ve daha bir sürü şeyi. Sen olmanın nasıl bir şey olduğunu bilemem yalnızca.

Sen de ben olmanın ne demek olduğunu bilemezsin, o herkimse o da bilemez. O yoldan geçenler, onlar da. Kimileri bunu hiç düşünmez. Bilmeden düşünmez. Düşünmenin ne menem bir bela olduğunu hiç bulaşmadan düşünmez. Sen napıyorsun peki, sadece düşünüyorsun. Tabi yapabileceğin bir şey olmaması da buna etken. Benim de öyle bak, şuan sıcacık evime gidebilirim. Kravatımı hemen çıkartıp, elimi yıkabilirim. Biraz ısındıktan sonra hemen mutfaktan bir tabak alıp, sıcak bir şeyler yiyebilirim. Çöken ağırlıkla birlikte rahat koltuğuma uzanıp uyuyabilirim-tanrım ne kadar güzel bir şey olmalı- ailem olur belki o sıra sesleri duyulur, onlara gülümserim. Her bir sese gülümseyebilirim ben, evet.

Sonra sabah olur. Hep sabah oluyor. Biliyorsun değil mi? Her şey değişiyor.                                                 Şimdi yanındayım. Biraz sonra buradan kalkacağım ama sana anlattıklarımı yapmak için değil, sen bu kocaman binanın hemen önünde, gittikçe azalacak kalabalığın ortasında bu söylediklerimi düşüneceksin.
Sonra etrafında birileri dolacak, birilerin yanında birileri olacak, belki iki suçlu az önce işledikleri suçunu itiraf edecekler, buna katlanabilir misin? sonra diğerine bilmiş bilmiş telkinlerde bulunan iki kız oturacaklar, uzun boylu güzel bakışlı çocuğu çekiştirecekler. tam burada. bir sürü tutmayacak planlar yapılacak. İki adam belki de senin hemen yanında kavgaya tutuşacak, ayıramayacaksın. Bütün bunlar olacak.

-Hep olur. Dinlemek ister misin?
Beni dinlemeni istiyorum biraz, buna katlanabilir misin?

-Hayır. Sanırım seni dinlemek istemiyorum. Çünkü anlatacaklarını biliyorum. Çünkü ben buraya geldiğim vakit Sen susuyordun. Susmak özgürlükmüş, güçlülükmüş. Biri söylemişti bir gece bana, ah ah!
Neyse, Sen konuşmaya başladığın zaman ise ben sustum. Senin anlattıklarını düşünebilir, hayal etmeye çalışabilirdim. Bunu yapmadım. Çünkü ben beyaz, mızmız bir bank tarafından esir alınmış olamazdım.
Beni zaten esir alan bir dünya vardı. Ben tutsak bir hayatın hükümlüsüyüm. Sen bir tutsağı tekrar nasıl esir alabilirsin ki. Senin tutsağın olabileceğimi de nerden çıkardın.

-Sana anlattıklarımı dinlediğine eminim. Öyle olmasaydı bana bunları söylemezdin. Beni dinlemeseydin. Şu akşam şu serinlikte kimi dinliyor olacaktın? O yüzden sana bir teklifim olacak, esir olayını abarttığını düşünüyorum ama eğer istersen seni özgür bırakacak şeyi biliyorum, bunu sana söyleyebilirim, karşılığında tek istediğim beni dinlemen.

-Hahaha, beni güldürmeye başladın işte şimdi, benim tutsaklığımı özgürlüğe dönüştürebileceğini söyleyen beyaz bir bankın mızmızlanmalarını dinlemem gerekiyor. Yapacak başka daha iyi bir şeyim yokmuş gibi. Hem bunun bir oyun olduğunu anlayamadığımı sandın. Beni aptal yerine koyma dostum. İkimizde biliyoruz ki sen beni kandıramazsın. Boş vaatlerle seni dinlememi sağlayarak bir ton gevezeliğine ortak olmamı sağlayacaksın, sonra anlatacakların tükenince amacına ulaşmış olacaksın.

Yoo bunu yapmana izin veremem. Beni bu kadar saf sanmanın sebebini merak ettim doğrusu, ayrıca kaç kişiyi kandırdın böyle, gerçekten insanlar bu kadar aptallar mı!?

-Ben senden bir şey istemedim ki ne yapıyorsan onu yap, sadece burada yap çünkü anlatacaklarımın ilgilini çekeceğini biliyorum. Ayrıca seni aptal yerine koyduğumu nereden çıkarıyorsun. Bir insan yamacıma gelip tam üstüme kendini bırakıyor ve ben onunla konuşmaya karar veriyorum. Az önce bana saydığın herkesten daha fazlasını ben tanıdım. Çok daha fazlasını, tahmin bile edemezsin neleri duyduğumu, nelere sırdaşlık ettiğimi. Ama sen buraya geldiğin de diğerleri gibi değildin. Susmak için değil konuşmak için yalnızdın. Gökyüzüne nasıl baktığını görmediğimi mi sanıyorsun. O kalabalığın arasında gözleri aramadığını mı?

-İşte şimdi beni kızdırıyorsun dostum, demek beni takip ettin. Buraya oturacağımı nereden bildin peki onca yer varken?

-Çünkü bunu sen istedin. Burayı tercih ettin. Unuttun mu, tüm tercihler diğerlerini olasılıksız kılar. Sen bunu nereden duyduysan hep tekrar ediyorsun. Yanılıyor muyum? Aslında nereden duyduğunu da biliyorum. O filmi çok seviyorsun dimi? Kaç kere izledin bunu bilmiyorum ama kabına nasıl baktığını çok iyi hatırlıyorum. Kırmızı kabı hep gözümü aldı.

-Neden bahsediyorsun sen!?

-Neden bahsettiğimi biliyorsun!

-Bunu nereden biliyorsun, yeter artık, gidiyorum ben, saçmalıklarını kendine sakla, hem benden neden bahsediyorsun sen. Benimle oyun oynayarak beni ikna edebileceğine hala inanman ise gerçekten takdir edilesi dostum. Tamam sana bir şans vereceğim ama ben de bunun karşılığında sana bir soru soracağım.

- Anlaştık ama soruna doğru cevap verebilir miyim bilmiyorum, seni kandırmıyorum, aksine sana hikaye anlatmak istiyorum bence başka şansın da yok.

-Kes sesini de ne anlatacaksan anlat hadi, gerçekten sıkılmaya başladım ben.

-tamam tamam, işte başlıyorum. 

Denize guneş damlıyordu,
Pırıl pırıldı mavilik
Bembeyaz köpüktu o sırada kalbim
O düştüğünden beri aklıma
Ki oyle ilk görüşlük bir şey degil bahsettigim
Hani su hep bahsedilen türden
ya da zamanla hesaplanabilecek,
Şimşekler çakmamişti etrafta ama
Bulutlar da görünmüyordu
Ve ben anımsıyorum
Bir bir hepsini
Her biri ne guzel ne de guzel şey
Korkutucu derece olmak zorunda mıdır hep güzellik
Ve uzak durmak yakınken
Yakın durmak var boyle uzakken
Ve biliyorduk tüm soruları
Kabullenemeden
Biz boyle degildik
Sendik
Bendik ama biz degildik..
Degildik hiç
Yoktuk kimileri icin
Yoktuk kimileri icin
Var olabilseydik küçük bir italyan şehrinde
1900 lerden kalma opera binasının
Merdivenlerinde bir üst basamakta sen
Bir altında ben
Aynı boya geldiginde dudaklarımız
Sol elim belini sıkıca kavrarken hem de
Ve digeriyle senin o guzel ve karaya vuran dalgalar gibi gözlerine düşen saçlarını tutarken öperdim
Yıldızlar inerdi yeryüzüne ve
gökkırmızısı
Kapıdan çıkar çıkmaz
Turuncuya bürünmüş bir ay karşılardı
Yarısı gizlenmiş
Yarısı..

-Gerçekten bana bir aşk hikayesi mi anlatacaksın?
-Kesme sözümü!! Bitirmeme izin ver!
-Bence kesmeliyim tam burada. Ne bu saçmalık, aynı boya gelecekmiş, elleri belini sımsıkı kavrayacakmış, sen bir kadını nasıl öpebilirsin ki! ben de bu zırvalıkları dinliyorum, az önce mızmızlanıyordun şimdi de zırvalıyorsun dostum. Buna katlanabileceğimi sanmıyorum.

-Bekle de devam edeyim. Anlayacaksın
-Hayır hemen buna bir son ver.
-Peki. Bitiriyorum. Bunu biri geçen sabah havanın bulutlu olduğu erken saatlerde üzerime oturan biri yazdı, o kadar durgun görünüyordu ki, sabahın o saatlerinde burada sadece görevliler ve işlerine yetişmeye çalışan koşuşturan insanlar oluyor. Öyle güzel yazıyordu ki, öyle kendini kaptırmıştı ki, bir anda bıraktı yazdığı kağıdı üzerime ve kalkıp gitti. Bir şeyden kaçıyor gibiydi. Gözden kaybolana kadar ona baktım, merakla da yazdıklarını okudum sonra görmek istersin diye sakladığım yerden çıkarabilirim. Çünkü burada çok sert rüzgar eser eğer saklamamış olsaydım, buradan yazdığı yere kadar uçabilirdi. İşte dostum tutsaklıktan bahsediyorsun. Asıl tutsak olan biz değiliz, yazdıklarını, düşlediklerini içinde tutanlar asıl tutsak eden zalimler. esaret elbette ki büyük bir zulümdür. Ancak bu zalimler sanıyorum tutsak ettiğimiz her şeyle bizleriz. Ben o an daha onu bu esaretten kurtarmaya karar vermiştim. Şimdi o yazdıklarını sana söyleyerek bu tutsaklığın zincirlerini sonsuza kadar kırdım ve sen bu konuda bana yardım etmiş oldun kardeşim, teşekkür ederim.  

-Ne o şimdi de bilge bir bank mı oldun, mızmızken hiç çekilmezdin, şimdi de bana ders vermeye mi kalkıyorsun?
Gidiyorum ben ama madem bu zaman kadar kaldım, oyunumuzun kurallarına ve sözüme sadık olacağım sana bir soru soracağım.

-Elbette, bekliyorum, cevabım bile hazır!

-Neden bunca yer varken, buraya gelip oturdum?

-Çünkü bir şey arıyordun. Bir sabah hızlıca bir yere yetişmek için kaçar gibi gitmeden hemen önce kaybettiğin bir şeyi. Tek hatırladığın buraya yakın bir yer olduğu idi. 





http://www.youtube.com/watch?v=ZASjl4lKkmQ

7 Ekim 2013 Pazartesi

turuncu ay kırmızı duvar

Aya doğru yolculuk etmemiz gerekiyor, dedi. Kenarına devrildi, önce dizlerini yola dayadı ve baktı. 
Bir duvara sırtını yaslamayalı uzun zaman olmuştu. 
Tepeye esen rüzgarlar yolu ay tozları ile aydınlatıyordu.


   Uzaktan şehir ateş böceklerinin mahşeri gibi görünüyordu,

Ve yollar uzadıkça gölgeler silikleşiyor,

ışıklar gibi
Zamanı eskitiyordu.

Bir gülüş gibi

Hastalıklı zihnimde parıldıyan yüzler arasında
Bir ses aradım
Bana ait sesime gizlenmiş bir ses,
Karanlık daha koyu bir karanlığı fisildıyordu.

Bir şehir

Dalgaların vurduğu sahillere uzak
Ah serin yaz,
sabaha karsı rüzgarları,
Özlemek tam olarak böyle bir şey olmalı.

Savrulan saçlarının değil

Bu kaygıların kokusu
Biraz karamel biraz vanilya
Tadını hiç sevemedim oysa

Bir rüya gibi kalsa her şey

Gerçek denilen o ağir ve demirden
taş körfezi dönünce beliren silüet ,
Ve tam kalbinin üzerine oturan nefes darlığı.

Çıkartılmış kelimeler* ve susarak söylenen binlerce,

kanat çırpar kaldıkça mutlaka içinde.

Tüm eski hikayelerin bir anlatımlık canı kalsa

Ve hikayeler guzel anlatılmak isterler diye düşse bir gün yüzüm aklına
Kaç küfür
Hasretle dolar?
Ve daha ne kadar yankilanır halılarını kaldırdığın odanda!

Şimdi Şehrin ışıkları

Gecenin üçü ya da dördü
Ve uyku tutmayan kelimelerin
Huzursuz sabahları

Bir derin nefes alınacak yollar

Bir iki mola mesafesinde susturulacak nice biçare düşler olacak
Unutma düştügünde kanadı dizin yasin sekiz idi
Yirmi sene geçse de adın değişmedi !


Nicolas Jaar-Winter rose  -- http://www.youtube.com/watch?v=qybnGC_yCRQ

20 Temmuz 2013 Cumartesi

şimdi

çünkü bazen doğru olması gerekenler, yanlışlar içinde yalnızlıktır.



teoman-hiç kimse bilmez
http://www.youtube.com/watch?v=Rhmb1Oc32NE

19 Haziran 2013 Çarşamba

BAKIŞ

31 mayıs 2013,
gecesinde zorla uyuduğum, kötü hislerin çevrelediği ve onurlu kalabalıklar arasında olduğum bir rüyadan zar zor uyandığım bir tarihti. gök kubbeye yayılan koku özgürlük ve sıcacık güneş kokuyordu. Oysa esmeyen rüzgarın getirdiği rüzgar herkesin ciğerlerine bir uyanış üfürüyordu.

son bakışla çıktım evden. sanki bir şey olacaktı. büyük bir şey. en büyüğü. başka bir şeye benzemeyen türden.
bir duvara karşı, yalanlarına karşı, takiyelere karşı, her türlü engele karşı ilerledi nefes gibi gençler.
nefes gibi gençler adım adım aldılar yolları,
yollar sis duman gazdı.
gençlerin ayağında bir çift ayakkabı, kiminin bir gözü yolda kaldı,
kimisi de serdi bedenini yere boş kalan ayakkabıları yadigar.
kenetlendiler birbirlerlerine insanlar,
ağacın toprağa tutunuşu gibi hepsi.
erdallar, erenler, denizler, hepsi güzel kızlardı, hepsi güzel çocuklar.
uyutmadılar sonra günleri,
uyuyamadılar,
aşk gibi tutundular
sevda gibi yandılar
vücutları yandı,
gözleri kızardı,
ciğerleri şişti,
direndiler,
kendilerini buldukları yoldan vazgeçmek olmazdı,
öğrendiklerini tüm dünyaya da öğrettiler,
seçimler demokrasi demek değildi,
demokrasi hey ben de varım demekti.
park park forum forum, tabandan başladı her şey bu defa olması gerektiği gibi.

güzel insanların, güzel akıllarında, tutkulu bir sevda türküsü yayıldı
şehirler tutulmuş olsa da sokak sokak,
kendi insanına anlatacakları vardı,
kırmadan bir kalbi,
bir kaldırım taşının ardından denizler vardı bildiler.
neylesinler
yollar kesilse de kendileri gibi binlerce şehir binlerce genç kalbin içinde çırpındı kelebek gibi titrek bir ateş,
aşıktı bu çocuklar her biri birbirlerine, her biri bir şehrin her zamanına
gençtiler
belki de o kadar hikayeleri yoktu
hikayeler edindiler unutulmamak üzerine.
bir kere yakmışlardı ateşi,
vazgeçmek olmazdı
kendilerine baktıkları aynayı el ele taşıdılar sırtlarında kilometrelerce,
köprüleri, kıtaları geçti bazıları yürüyerek,
bazıları ekmek oldu, su oldu, göz oldu, kulak oldu, tuttular birbirlerinin ellerini,
karanlıklar içinde
çadır çadır açtı günçiçekleri
ve onların söylediği gibi yazıldı tastamam duvarları,
yüzleri güldü,
içleri sızıdı,
anlamadılar bazıları inatla,

bu gerçek aşklarıydı.


http://fizy.com/song/zulfu-livaneli-neylersin/3fxatm

13 Mayıs 2013 Pazartesi

neyse

neler yazılabilir?

ders edindiğimiz bütün tecrübelere bir yeni eklemek bundan önceki tüm tecrübeleri sıfırlayabiliyor. (muş) evet öyle oluyor. bazen... ...çıkıyor karşınıza ve size haddinizi bildiriyor. o övündüğünüz tüm özellikleriniz öylece kalakalıyor. oysa bunu farketmiştiniz* bakışlarınız derinleşiyor ama anlamsızlığı da artıyor aslında o sırada zaman sizin içinize işliyor.
pat pat kendine göre söylenmiş bir cümle nasıl bu kadar ağır olabilir. nasıl oturabilir. nasıl buna sebep olabilinecek bir şey yapmış olabilirsiniz. "neyse" demek ve bunu tekerlemeli bir şarkıya çevirmek de anlamsız artık. anlam aramak gibi. net olan ne varsa takdir edilmeli. buna kızamazsınız. sadece saygı duyarsınız. önünde eğilir hiç unutmayacak ve yer edecek bir izle devam edersiniz. aynı kişi değilsinizdir artık. işte değişim böyle başlar. artık önünü de alamazsınız. yıkılırsınız. bütün dayanaklarınızla birlikte. suya bulanmış buğday çuvalları gibi şişer ve yıkılır setiniz. savunmasızsınız. evrimini tamamlayamamış bir solak gibi hayatın yabancısı olarak kalakalırsınız. her şeyi doğru söylemiş olmanız doğru yaptığınız anlamına gelmez. doğru zamanda gecikmeden söylemek gerekirmiş. önce kendinize.
ilk kez birine bu kadar içten saygı duyarsınız.
kendinize ilk kez buna sebep olduğunuz için bu kadar derin kızarsınız.
ne kadar canınızı yaktığının önemi yok, bu savunmasız yakalanmakta değildir. bu güzel bir şarkı gibi içinize işleyen bir telmaşadır.
kaos hayatın her alanındayken siz durulursunuz. insanlar olanlar bitenler her şey size etrafınızda uçuşmaya başlayan toz zerrecikleri gibiyken siz ışığı değil artık karanlığın boşluğuna bakarsınız. ne güzel!
kendinizi bulmak için kaybolduğunuzun da farkına varmak lazım.
elinizde tuttuğunuzu sandığınız her şey teker teker kaybolurken, sizi siz yapan şeylerin bütünü parçalardan oluştuğunu bir kez daha farklı şekilde anımsarsınız.
bir kapının ardında kalabilirsiniz.
kımıldamadan
dilinizin ucuna gelen kelimelerin çokluğuna şaşarken ağzınızdan hiçbirnin dökülememesine,
hiç bir beklentiniz olmadığı halde,
suratınıza inen bir tokat gibi
ama "siz böyle bir insan değildiniz"
belki de üst üste gelen her şeyin sorumlusu sizsiniz.
işte en büyük korkuyla yüzleştiniz beyim.
-gerçekten teşekkür etmelisiniz- merak değil*
artık her yalnız kaldığınız da her gereksiz(!) düşüncelerinizde bir canavar gibi gizlenecek kelimelere sahipsiniz.
ve bu kelimeler hep dolu dolu güzel kokacak. hücrelerineze kadar işleyecek burnunuzun ucuna hapsolunan o koku. nasıl da içinize çektiniz. bilmeden. ya da hep biliyormuş gibi...
birinin hayatına...  ..neden bu kadar istemsiz... siz diye bir şey olmaması artık. başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü de değil -hiçbir zaman olmadı- başkalarının mutluluklarından neden varlığınızı tanımlar oldunuz.
daha zor bir şey yok. yalnız yürüyeceksin. kalabalıktan biriymiş gibi görünürken. sen farklı olduğunu düşünen hey, siz beyim. aynı diğerleri gibi muamelesine bu kadar içerlemen neyin egosu.
zaten bu lanet gibi karşına çıkan gölge,
yalnız yürüdüğün o geç saatlerin eşliği sana.
bu yüzden işte istesen de yalnız kalamayacaksın.
sevmek lanetinden kaçmaya çalışırken.
lanetin kendinden yansıyan bir karaltı olduğunu fark ettiğin an'da....
belki biraz büyümelisin artık..
çocukluğun öldü.(müştü) -toprağa karıştığı yere gidemiyorsun hala- ki o toprağı sulayacak kadar da göz yaşı biriktirmiştin. hiç ağlayamıyorsun dimi. uyuyamadığın gibi*
gözlerin o yüzden bu kadar yüklü,
bu kadar ağır geliyor sana.
gözlerin bakışlarına ev sahipliği yapamıyor artık
yere düşmesi kaçınılmaz camda ki damlalar gibi gözlerin artık
bakışların, ardından kalan buğusu..

çocukluğun öldü
belki de bir gecede şimdi gençliğin de..



hoşçakal umut taşır, elveda yalnızdır.

saat çok geç, sokaklar çok ıssız.
biz daha çok yalnızız.




http://www.youtube.com/watch?v=Qyq7OA6qwIM

11 Mayıs 2013 Cumartesi

if fou

Doktor, ışığı gösterdi. Işık bir kaç bin yıl öteden geliyor olabilirdi, ancak bu uzaklık, onu merak etmemek için yeterli değildi. Sessizce alınan yolların heyacanını duyuyordu. Bu heyacanını anlayabiliyordum. Evren karanlık bir boşluktu ve karanlığı sesten başka hiçbir şey aydınlatamazdı. İşte doktorun sahip olduğu sır buydu.
Doktor'un telefonu çaldı ve dudaklarını kımıldatmadan konuştu;

"Bir ses telefonun ucunda
Tanıyor mu beni, Beni mi?
Hangi beni?
Nedir benden istediği
İstediği bende midir? Yoksa deli midir nedir?
Ben ne vaat ettim ki alo demekten başka
Onun alosunu duyunca
Aramasa ben açmazdım o telefonu
Zaten benim telefonum kablolu
Üşenirdim yerimden kalkmaya
Aramasaydın o kadar ısrarla ben mi dedim sana
Çevir benim numaramı, belki de boşa konuşuyorum
yalnızca yanlış numara…"

telefonu kapattığında, karşısında ki değişmişti. Değişimin başlayacağı noktayı bilemezsin fakat hissedebilirsin, bu his seni o değişime hazırlar ve değişim zamanı geldiğinde kaçınılmaz olur. Sonsuz bir döngüde kaybettiğim her şey için sorumlu tuttum kendimi. ben bir başıma bir oğul, aşklar aldım ekledim kırılan dallarıma.

Sır mı hayatın bug'u mı!?
-oyunbozan-
doktor, bir söylesen

anlamsız kelimeler bize tutunmak için bir sabit vermese de, sabit aradığımız da belki de o anlamsız kelimelerin kaynağına tutunabilir dallarımız.

10 Mart 2013 Pazar

Fotoğrafın sol anahtarı

Fotoğraf; Işığın zamanın içinden geçtiği, zamanın içinden geçen ışığın bir insan tarafından tutsak edilebildiği, tutsak edilen anın, görebilenler tarafından onaylandığı, algı oyunlarından en önemlisi, sanat.
Kimsenin bilmesi gerekmeyen yazılar vardır, tozlu fotoğrafların ışıklarından yansıyan... herkes fotoğraf çeker, bunun için ortalama altı bir zeka bile yeterlidir. kiminin yeteneği, algısı, bilgisi fazladır göze hitap eder, kimisinin komposizyon bilgisi, bunlar konu değil. fakat fotoğrafları yaşayanlar vardır bir de, belki onlardan birine dokunabilecek kelimeler bulabilirim ben de...

"gecenin uğultuları yine başımda uluyor,"
"bordo kar taneleri üzerime doğru yağıyor!"
Tepeleri aşarak yürüdük atimla. Ne zaman ısındı hava ne zaman sardı sis gölgeleri. Kimseler duymadan indik vadileri. Zaten duyacak da kimse yoktu etrafta o sırada bir kurt usulca yaklaştı yanıma.
Dört nala koşuyor rüzgar
Uluyan sesler doğuyor ufuktan
Doğudan yükselen Gunes bir büyük savası mı müjdeliyor
Karşımda duruyor kovaladıgim nefesim
Elektrik direkleri çeviriyor etrafımı
Birileri beni anıyor
Lânetlerim toynaklarla dövulmus
Ve siva dokuntuleri arasında bir duvar yükseliyor
Az önce duydugum sesler simdi zihnimi dağıtıyor
Bir bayrak direği ucunda karşılıksız ayak uçları
......................
Ve deniz kumu serpili sacların parildiyor
Geceleri...

Notalar; başına gelen sol anahtarı ile dizilen, belki milyonlarca duyguya tek bir dokunuşla uyarabilen en güzel yaratık. doğrudan gideceğe yere ulaşabilecek en etkili taşıt. bu sırada aldığı yol ise hayatın ta kendisi olan.

Zordu hayat. Cok hem de. Ayağı kesilecek bir eroin bağımlısıydi Talat. Artvinliydi bes kardeş ucu uvey. Ablası evlenip Samsun'a gitmişti. Dogum yapmıştı. Kaderi benzemesin diye ölen babalarının adını vermişlerdi  bebeğe. Annesi sancıları artınca apar topar gitmişti kızının yanına. Gözleri yasliydi otobüs yolculugu boyunca. 24 yaşındaydı Talat. Görünürde 54 vardı. Otuz yas birden büyümüştü bacağının kesileceğini öğrenince. İssizdi. Zaten Bu halde kimse ise de almazdi onu. Bağımlılığından kurtulmuştu ama is kazası sonucu daha da kararan hayatı bacağından yakalayıp çürütmeye başlamıştı onu. Neler öğrenmişti neleri iskaladigini hic bilemeden. Nerelerde geceyi gün yapmıştı, hangi sokaklarda aksak yürümüştü. Hayat herkes icin adil değilken şanssız doğanlardan biriydi, tercihi olmadıgı yolları yillandirirken büyüdü, yaslandı. Ölümden korkuyordu her seye rağmen. Kucuk bir cocuk gibi yüreği hep hızlı çarpardı. sorun etmezdi, saygı da kusur etmediği gibi. hakimin karşısında mahrur, uzatılan yardım eli için hep arayıcıydı. gözleri gülümserdi biri onu adam yerine koyduğu zaman. bu yüzden gözleri hep az gülümsedi Talat'ın.

Onun hiçbir notası olmadı. Ama bir süreliğine yaşamında bir sol anahtarı tanıyacaktı Talat.

Fotoğraf ve notalar bir tarihte bulaşabiliyor. ciltler dolusu anlatabilinecek kadar kelime biriktiriliyor. biriksin kelimeler. sokaklar fısıldamak için herkesin uyumasını bekliyor.

                         ve ne kadar karanlıkta olsa ay geceyi bir şekilde aydınlatıyor.


camel-rajaz;

http://www.youtube.com/watch?v=fOH3PzYlI3w

22 Aralık 2012 Cumartesi

the dark knight

Kara bir şövalye düşer,
oyunbozan birileri hep,
vardır.

hey, aslen adın
budur;
ata binen asker.
sahi söyle bakalım bize,
-siz kimsiniz-
atın nerede!?

yoksa,
o da mı atladı peşinden.
yirmi bir aralık bulup,
ardında
vızıldayan arı maya.

ışıklar saçarak bir dünya bitti,
ve doğdu ışıklar saçarak
karanlık.

karanlık saçarak bir dünya yaşadı,
-hoşçakal-
ve karardı ışıklar,
aydınlığa çalınırken,
parmak izi bırakmamıştı.

kanun mu bu...!?