24 Ağustos 2012 Cuma

aylak ceza, kanun adam.

aylak mı adam
Bu gece, kendimi askerde gibi hissettim.
Postallarım ayağımda,
palaska böğrümü sıkmış,
tam şuan lanet olası bir sigara yakmıştım.

Uzun zaman önce yeni sayfalar açmak
ve değişmekle ilgili düşüncelere mahkum etmiştim zihnimi.
Zihnimin mahkumiyeti sanılanın aksine,
bir ceza değil, ödül idi.
Toplumun genel kanısından uzaklaştıkça,
daha bir üzer olmaya başladı toplumu ilgilendiren konular. İnsanlık, -bilmiyorum eski zamanları-
karanlıkta görülen yıldızlar gibi
ara ara göz kırpar vaziyet idi.

Parça, parça çevirdim düşlerimi.
Aydınlıktan korkmak,
usulca rezil bir savın peşinden koşmaktı.

Bu gece neden kendimi dün gibi hatırladığım ama hızla akıp giden bir tutsak gününde hissettim?
Özledim. Öfkelendim. Bir fotoğrafı öptüm.

Neden?
Neden sonra, aylaklık.
Nereye kadar?
Esaret, ödül, ceza.

Mutluluk yok. Gece inecek, gün günecek. Elbet bazı yüzler gülecek. Bazıları şanslı doğacak. Bazıları mücadele edecek. Kimileri hep kazanacak, kimileri kaybedecek. Bazen basamak olanlar, adım olmayı düşleyecek. Bazen adım olanlar, hep daha yukarı hedefleyecek.

Kime bu gazımız.
Herkesle, her şeyle mi sanarsın?
değil.
yine kendimize yalnızız.
kendimize düşman.
kendimize uyuyoruz, kendimize yiyip içiyoruz.
sevişmeler belki yalnızca kendimize değil ama sevişene kadar hep kendimizi kandırıyoruz.

Ne pis bi askerlik buhranı yapmışsam! kendi, kendime.
kurdum.
kuruldum.
kırıldım.
en çok ama en çok yoruldum ulan.

Oysa dedemin babasını kovduklarında topraklarından, yalınayak başı kabak, alıp altı amerikan beziyle bağlı çocuklarını düştüğünde yola.
ve göçtüğünde bu yana.
yorulmadı mı durup egeye bakınca.

hangisi zor?
sen ne yana yatarsın bilmem ama
ben hep soluma yatıyorum be dede.
bu dağınık akan kelimelerim
gün olur tıkamasın diye kalbimi
korkudan hep üzerine bastırıyorum.


30 Temmuz 2012 Pazartesi

yaz'ı kara.

hey sen usulca sokulan koynuma kin.
kirli bedeninde bir deli ruh.

ruhun, kınının içinde ki bir bıçak.
gögsüne gögsüne saplanır her umut ettiğinde
gök kuşak.

tuttuğun elinde, kandili sönen bir mum ateşi.
canını alırlar sualsiz, dar sokaklar.

yanar ellerin, söner ciğerin.
bu vakitlerde.

bu vakitlerde
sokaklar ki kırmızıya çalar,
adımların kör siyah.
emeğin dört parça,
gök uşak.

ah hayat.
ne zor şey seni sevmek.

nefessiz kalınır, ağustos akşamlarında.
yağmurlar yağar yalnızca uykularda.

darağacında bir badem.
iki ip, bir salıncak.
sallandı çocukluğum
sürttü ayaklarını,
kurudu toprak.

sövdüm geçmişime
peşisıra,
rüzgarlar süpürdü vakitleri.
küfür küfür döküldü
bademin tüm kuru yaprakları.

kimse bilmez derdini
ay ışığında asılı durur bir sonbahar.

klarnet sesleri yükselir,
belki bir düğündür,
belki bir masa başında iki avcının ilk gençlik hikayeleri.

nasıl yakalıyor sanıyorsun notalar seni acılarından.
çaresizlikler içinde
tükettin ya tüm aklını.

korkma, çözümler de buldun sen
soru işaretlerine.

sonuç; yetmiyor ömrün
çok geç
belki başka hayatta.

senin de yaşadığın bir hayatta.
bir çeşme başında
kana kana içtiğin bir tas su. var

bir gök kuşak açılır
yediveren bir tomurcuk topraktan çıkar
sokaklar hala kırmızıya çalarken
bir iki dizen okunur,
seni seven kadınların kocaman dudaklarından;
iyi çocuktu der,
lakin yüzümü güldüremedi diye mutlaka ama mutlaka eklerler.

yarınsız bir gelecekte küfür etmek üzere durduğun yamaçtır son nokta. daha ötesi yok, uçurum özgürlüktür. ne var ki özgürlük mümkün olan bir şey değildir. edirne kapısı zordur. öyle kolay kolay da geçilmez.

8 Temmuz 2012 Pazar

Aptal

aptallık ağacı
aptallık ağacı
İlk kez söyleyecek çok şeyim fakat yazılacak hiç bir şeyim yok.
çünkü
insanız.
ve insanlar
unutkan.
vefasız
ve
aptal.

yoksunluk aslında insanlığın en büyük mutluluğu
farkında değilsin değil mi!?

hep başka şeylerin peşinde doğru yapmaya çalışılanlarla
biraz daha kazıyoruz mezarımızı,
ya benimsin ya değilsin diyerek
fazlasını,
hep daha fazlasını istiyoruz.

ama sonuçta hüzün mutlak.
ışık olmayan gözlerden bulutlara yolculuğa çıkıyoruz ya
aradığımız
karanlığın için bir dolunay.

Üst baş çizik içinde
ayağında paralananların haddi hesabı yok.
yüzler görüyoruz yüzümüze bakan
gülümsüyoruz.
her gün aynı.
bakanlar görüyoruz gözlerinde hiç ışık olmayan.
ağlıyoruz evimizde ve
bir bir biriktiriyoruz
ciğerimizde.

bomboş hayat, öyle boş ki hani şu deney edilen higgs boson 
halt etsin o kadar boş. boşluğun deneyi mi olur, hayatına bir baksana her gün aynı hataları tekrarlamanın başka bir açıklaması mı var?

kütlenin arasında sıkışmış boşluklarız işte hepimiz
sen beni dinlemedin, ben zaten bu hayattan bi bok anlamadım.

tek gerçeklik
gerçekten seni sevenler.
senin sevdiklerin değil.

bak bunu işte öğrendim.
deneye gerek kalmadan.

çekip gitmek mümkün olsa, çok gidilirdi.
öyle çok gidilirdi ki...
artık gidilecek hiç bir olmazdı.
ki insanlar gidiyorlar.
hep gidiyorlar
ve olmayan yerlerde
hep kayboluyorlar.

Bazen o kadar büyük bir aptalım ki ben,
hani dünyanın en büyük aptalı kim diye sual etseler
en önde bayrak dikeni olabilirim.
titreyen yerler adına
yıkılan dünyaların ardından
dehşetle izlediğim ölümün
korkusu
ve hüzün şahittir.

ciddi ruhsal buhranlar birer not defteri gibi
ve
kalem kalem ekleniyor kirli yakama.

aptal, kirli, bombok, yaşlı, şişman, çirkin
ve ölümlüsün
daha kötü ne olabilirsin ki.

İlk kez söyleyecek çok şeyim fakat yazılacak hiç bir şeyim yok.
çünkü
insanız.
ve insanlar
unutkan.
vefasız
ve
aptallaR.

Austos/1958/Sevilla


Yasemin Mori,
-Hayvanlar/Aptal-
 http://www.youtube.com/watch?v=wt8NuBI2K9M

2 Haziran 2012 Cumartesi

At

Bir şeylerin bir anlamı olmalı.
Belki hayata bir anlam için gelmişizdir, belki hayatı da anlamaya çalışmamız da bunca, bundandır.
Bir uçak geçer, sen içinde.
Ben yolun ortasında bir arabanın camında yansır yüzler, camda benim, bulutlarda senin.
Şikayetim var Hakim bey o yüzden.
İtirazlarımı ciddiye almadın, hadi bakalım, ver kararı uydur kanuna.
sen bir atın tepesinde
senin tepende bir ay dolunaydan,
dolunayın ışığında bir mehtap,
denizde yakamozlar,
parlayın anasını satayım nasılsa,
karanlık bol,
hayaller sınırsız,
yanılsamalar oyun,
ve biz severiz oyunları.

Söz uçar yazı kalır,
peki ama nasıl unutulur susmalar,
sussam olmaz ki...
hele biri sana güvendiğinde
sırtımda bir cübbe siyahtan,
salonda yüzler kara,
kiminin bahtına çalınır o koyu kara,
kimi de bahtını aydınlatmak için çalar o karanın koyuluğunu,
lakin güvenmişse sana bir kere
her ne boksa
susamazsın arkadaş,
vazgeçmek olmaz.
sen vazgeçsen o telefonun susmaz.

Evet,
Belki hiç bir şeyin anlamı yoktur,
biz kondururuz anlamları ucuna, ucuna.
şimdi, hey austos,
kimseden teşekkür beklemeden
siktir git kaybol karanlıklarda.

koyu karanlıklarda artistliğin anlamı yok,
anlamsızlıkların da karanlıkları çok,
kime ne anlatıyorsun,
şikayetin yasaklara ise
şimdi ne yaptıysan unut,
yapmadıklarını da ekle ucuna,
hadi austos,
siktir git kaybol karanlıklarda


M. ERDEM'den gelsin o vakit
HAKİM BEY.
http://www.youtube.com/watch?v=Yy8mCKQnzWU

24 Mayıs 2012 Perşembe

Sokak ve köpek

Sokak köpeği yorulur mu?

Peki ya bakımlı bir dişinin taranmış tüyleri kadar ferah olabilir mi görünüşü bir sokak köpeğinin?

Zenginlik Nedir?
Feda etmeye değer mi bu uğurda bütün ömrü?

Peki ya bir orospudan daha mı hallicedir, ki bir adamın altına yatmak ve boktan yağ tulumlarına sarılmak para uğruna, yoksa müvekkillerin ağzında bir sakız gibi çiğnenip tükürülmek sağa, sola?
Hangisi daha zor bilemedim!

Hadi battı bu kusturucu leş düzen, başka bir dünya hakkatten mümkün mü?

Bir deniz kıyısında kırık dökük,
su alan üstelik,
bir sandal götürebilir mi engin ve sonsuz dalgalar arasından?

Diyelim umudu yüklendik,
bindik gidiyoruz işte usul usul kıyıdan,
ne var ki yükümüz ağır hayal..
ve her yanından birazcık suya değdirdik, yükü iyice şişirdik.

Oldu ya, devirdik sandalı ve yuttuk tuzlu suları!
Bir başka yabanda bir yabancı çıkıp, uzatır mı elini ve tutup çeker mi karaya,
vermeden son nefesi sönük yıldızlar da biran için parlayabilsin diye üfürmeden hemen önce.

Korkum toprağa ekilmek değil yanlış anlama, gübreyiz ya şunun şurasında.
Bir sevdalı bulut belirip yamacımızda yanılıp da dökerse damlalarını üstümüze, gider tekrar filizleniriz bakarsın ya, işte o koyuyor adama.


Norah Jones- Summertime

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Üzgünüm...

Kötü; iyi olmayan. İyi, idare eden durumu nitelendiren bir kelime. 
Göründüğü gibi basit. Hepsi bu,
peki hepsi buyken;
Neden?

Üzgünüm;

Gönül verdiğim takımım şampiyon oldu. 
Gördüm ki, bunca engame arasında bir kaçıştan başka bir şey değilmiş. 
Kitlelerin ne kadar dolu olduğunu, 
saldırganlığın içinde volkan gibi çağladığı bireylerin oluşturduğu 
garip garip topluluklar haline geldiğini gördükçe, 
uzaklaştım her şeyden. 
                ve şimdi berbat bir küfür gibi çirkin bir tat var ağzımda.

Ben galatasaray'ım asaletiyle ilgilenirken,
kirli bir para tuzağı ve onu içine çekenlere, 
afyonlardan bile etkili bambaşka tuzaklar hazırlaması.. 
Üç kuruş paranın nasıl ceplerden çekilmeye çalışıldığı...
Heey! sen çok çalışan az kazanan, 
bırak.
çok kazanıp az çalışanlar sevinsin, üzülsün. 
Senin başka başka dertlerin var 
ve gördüğün sadece bir rüya. Sabah yeni bir kabusa uyanacaksın yine. 
Yine bir belediye otobüsünün yağlı camına dayanacak başın 
yahut kolun uzayacak 
ve belin ağrıyacak tutunma telaşında, 
                                           hayata...

para emektir, emek zamanın, zaman sensin. 
ve doğduğun gibi ölebileceksen,
                                           şanslısın.

ve, ben ölüyorum artık sanırım. 
                              Şansıma sokayım!

Uzunca bir zaman bu ruh halinin uzun ergenlikle ilişkili olabileceğini düşündüm. 
Pesimist, bohem gibi entel triplerle bi bok sanmama kendimi neden olacak ilişkilerden koşarak uzaklaştım.
Uzaklaştım da bu ne a.k!
Fakat...
şimdi anlıyorum,
gece serin bir meltemle odama dolarken
sabaha yaklaşıyorum.
gün doğacak
ve ısınacak hava
sen uyurken orada
ben üzerime çekeceğim karanlığı,
karanlık büyüyecek içimde
içimde bir zamanki çocukluğum
hiç büyümedim ki
peki ya öyleyse,
ben, ne vakit öldüm?

elimden geleni yapıyorum ama çok yüküm var
hiçbir zaman mutluluğa inanmadım.
savaşmaktan korkmadım ama
kaybetmekten neden bu kadar kaçtım.

Üzgünüm,
kelimesiz,
tarifsiz.
Ben ölüyorum şimdi
ama ben 
ben bir zamanlar da çocuktum.
hırslardan, ondan bundan sıyrılabilsem
geri döner mi zaman?
tutsam akrebi ellerimle
zehirini boşaltsam yelkovana
geri gelir mi kaybettiklerim?
ve ben dönebilir miyim
o ardımda bıraktığım geriye.
fakat bu değil belki de istediğim,
heeey sen, sen her kimse...
nasıl çözdün yaşamayı,
mutsuzluğun bu denli derinliği
korkutmuyor mu peki seni?
ne tür bir kabullenişle yumuyorsun gözünü,
anneciğim beni dünyaya getirirken ne düşündün acaba?

ve ben dünyaya geldiğim vakit,
sen?
veyahut sen dünyaya geldiğin vakit ben...

http://www.youtube.com/watch?v=ld3AZyGWEgk&feature=related

11 Mayıs 2012 Cuma

Ne?

Şimdi tam olarak olması gereken yerdeyim ama bu olmam gereken yerin bu olmadığı bilincinden kurtulmama engel değil. Olması gereken yer, hayat denilen zımbırtıda yaptıkların ya da yapmadıklarınla bir şekilde bulunduğum konumu tanımlar. Lakin bu zımbırtıda insan denilen malukatın hayalleri olduğu gerçeğini değiştirmez. İnsan, hayal kurar, düşünür, düşler. Önü alınmaz bir şekilde hem de. Aksini iddiaa eden yalan söylüyordur. Zaten son zamanlarda özellikle bu kadar iyi yalancılar yetiştirmemizin başka bir anlamı olamaz.

Olmam gereken yerin ne olduğunu bildiğim zamanlar da bilemediğim zamanlar da oldu. Olması gereken yerde bulunmanın verdiği o ağırlık, olmam gereken yerlere gidişimi hep engelledi, her gelişmede mani oldu. Olmam gereken yerin olması gereken yere bir yolculuk esnasında durak olduğunu düşünerek bunca zaman kendimi avuttum. Fakat ben artık şarkı dinlemek değil, bu boktan sesimle şarkı söylemek istiyorum.

Ben merkezci ilk ve muhtemelen iş bu tek yazıyı bu vesile ile biran önce sonlandırma telaşındayım. Öyle kurulacak cümle var ki ve her biri aslında o kadar manasız ki yazmak bile eziyet. Eee austos bozuntusu ne bok yemeye yazıyorsun o halde diyen olursa - lan kim niye desin, sanki başka okuyan var- işte nedensiz, derim. Her şey nedensiz olur, nedenini biz sonradan yorumlarız. Aynı gazete köşelerinde ki aptal fal yorumları gibi, akşam okurken eee lan harbi bak bu bundan dolayı olmuş, bilmiş oğlum/kızım adamlar, mantığı.

Acayip geveze olduğum günlerden bir günde Ülke denilen üzerinde yaşadığımız ve bizim daha iyi şartlarda yaşamamızı sağlayan yer komedi filmine dönmüş bir gündemle nefes alıyor. Hukuk, oyun hamuru gibi olmuş vaziyette, büyüklerimiz çocukluklarını özlediyse demek...

Bu nedenle çok konuşulacak değil, çok susulacak zamanlardayız. Zaman ana, yeniden doğurana kadar kendini, ben kendi biricik anneciğimin anneler gününden başlayarak, bunu okuyan herkesin anneler gününü kutlarım. Analarımız dilerim, siyasete karıştırılan kavramlar olmaktan çıkar ve o masum kokularıyla, güzellikleriyle çocukluğumuzun ellerinden tutarak yürüyen sıcaklıklar olarak, sağlıkla hep yanımızda olurlar.

Hukuk, şike, eyyam, adalet, kanun, insan, çıkar, güç, güçlü, denge, para... para... para.. endüstriyel kurumlar, amatör ruhlar. Akıllı sütler, aptal yerine konulan insanlar. Aslında baya zekiler de çevreleri kötü. Büyümüş küçüklerden olmamayı dileyen çocuklar yetiştirirler.

Kimseyi itham etmeyen ve suçlamayan, Bir salağın, zırvalıklarını dinlediniz. Vaktinizi çaldıysam affola. Vaktime ortak olduysanız eyvallah.


http://fizy.com/#s/3hx19k