26 Ekim 2011 Çarşamba

adsız



1.3.4...14.15.16...22..23..24...

alooo... insan, medeniyet, akıl, düşünce,
merhamet, empati, zaman, anı, dost,
arkadaş, anne, baba, aşk, iki dakika ulan !?

Düşenler.....................
Kalanlar.................
Konuşanlar........
Susanlar......
Yıkıntılar..

Pespaye ve yitik günler
basbaya acılar

10 Ekim 2011 Pazartesi

Old Habits Die Hard


Adam bağ bozumu mevsimine varmıştı.
Yoldaşı bir şişe şarap. En ucuzundandı.

Adam yer yüzünden ki tüm yanlışların yabancısıydı.
Adam bu yabancılığına alışmıştı.

Adamın aklı hala temmuzdaydı
Temmuz onun için hep,
bir güneşin yolculuğuydu
Gecenin güne özendiği bir aydı
sessiz ve sakince
durup öylece tanık olmaktı
ruhuna.

Temmuz,
ilk sevgilinin anlamsızca elini tutma telaşının
yüzde bıraktığı ilk ter damlacıklarıydı
kadıköy sokaklarında.

Adam bir yolcuydu,
hep yollardaydı,
Bir kendisi vardı
bir de şehirler hayatta.

Şehrin de hep yolcuları vardı.
Buna rağmen şehir hep yalnız bir sahildi.

Şehrin bir de denizi vardı.
O şehrin üzerinde güneş batardı
defalarca.

Asla ifade edemeyeceği insanlar da tanıdı,
fakat her tanışmanın akıbetini herkesten daha iyi biliyordu.

tüm bu zehirlerle

sadece

ağaçlar kalırdı ayakta

ve öylesine sırf

adı yaşamak sanılan sahnede

en son selamlanacaklardandı;

old habits die hard
old soldiers just fade away
old habits die hard
harder than november rain
old habits die hard
old soldiers just fade away
old habits die hard
hard enough to feel the pain

http://www.youtube.com/watch?v=VkCDxu6Z2XE&feature=related

7 Ekim 2011 Cuma

paint it black

"...İçimde kopan fırtınanın ilk rüzgarı, cigerime dökülen onca sigara küllerini havalandırdı.
ve sonra duvara gölgesini çarpan ağaç dalları gibi kaskatı ve kırılgan kıldı ruhumu.

Fırtına kopup geldiğinde yapacağın fazla bir şey kalmaz küçük bir çocuk gibi kuytu bir köşe bulup saklanmak ve bitmesi için dua etmekten başka.

Yine böyle anlardan biriydi karanlık ve ıslak bir köşede küçük bir çocuk gibi saklanıyordum.
ve ilk kez onu görüyordum.

Daha önce anlamını bilmediğim fakat daha sonra hep dillendireceğim o kelimeyi buldu aklım işte o anda;
masumiyet."

Diye başladım kitabıma. Yazılacak çok şey var ve alınacak çok karar.

"Gözleri bir misket gibi karanlıkta parıldıyordu. Sonsuzluk dedikleri şey o an o parıltılara bakmak gibi bir hal olmalıydı.

Her şeyi yeni tanımlamak ve her görüleni yeni bir icatmış gibi şaşırmak içinde bir çığ gibi büyüyen merak duygusunu keşfetmekti.

Fırtına geldiğinde o köşede saklanmaktan başka seçeneği olmayanların almak zorunda olduğu kararlar tutsak kılıyordu hayatlarını.

Olacak her şey olmuş gibi geldiği vakitlerdi. Oysa olacak o kadar çok şey varken bunca düşünce arasında kaybolmak basbaya bir çocukluktu. Karanlık ve ıslak bir köşede küçük bir çocukluk hali ise başka hiç bir şeye benzemiyordu.

O köşede saklananlar tüm hayatlarını orada geçireceklerini düşündükleri bir korku kaplar bedenini. O köşe sığınılacak bir limanken uzaklarda fırtınalarda dalgaların arasında kaybolan gemiler olacaktı. O gemilerin yelkenleri parçalanacak, güvertesi su dolacak, dümeni kilitlenecek ve sonsuz bir karanlık her yanı boyayacaktı."

Korkular,
alınması gereken kararların üzerine bir fırtına gibi çöktüğünde misket gibi parıldıyan gözlerin bizi kurtarmasını bekleriz yahut o zifiride bir şeyin misket gibi parıldamasıdır tek istediğimiz.

Alınacak kararlar varken
korkular her yanı kaplamıştır.
Korkular her yanı kapladığında ise
mutlaka alınacak kararlar için çok geç olmuştur.

Gün bir perdeyi çeker gibi, ansızın çalan bir kapı gibi, başındayken taşan bir kahve gibi batarken,
ve sessiz bir gemi gibi koca denizin ortasında, belki de yolcusu olmayan kırık bir otobüs durağı, sonbahardaki bir ağaç gibi bekliyordum kışın gelmesini."

ve kitabın kendi sonunu yazmasını.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Deliliğe yolculuk...

Bu nasıl bir kavga?

Hasta yaşlı ve hayta…

İki kişiden biraz fazla

Basri, Sabri ve çanta…

İçinde ne var acaba?

Ruj, kalem ve para

birde kırık bir ayna…

Aynada görüntüler

Hasta yaşli ve hayta…

Aynı teker üzerinde bu yaşadıkların

Üzerinde yuvarlaktrak dünyanın

Ve su sızdırıyor altından

Hala delik mi kidir ozon acaba?

Neden Basri’nin çantasında

Ruj var,

Belki bir kız girer diye mi rüyasına

Uyuyor o büyük yatağında?

Nasıl bir çantası var Sabri’nin

Kaleme yeter mi parası

Ya da kırık bir ayna

Farklı mı gösterir yaşadığı hayatı?

Hasta olmuş Basri,

Duydun mu haytaymış da Sabri

Nasılsa yaşlanıyoruz mütemadiyen

Ve deliliğe bir yolculukta

Fark yaratır mı düz olsa dünya?

http://fizy.com/#s/3pacu9

http://www.youtube.com/watch?v=2mKH4462ngk&NR=1

27 Ağustos 2011 Cumartesi

fil ve balon

bir çocuk kitabı,
küçük kara balık gibi olamayacak malesef çünkü o küçük kara balık...
yahut bir şeftali bin şeftali gibi çünkü bazen bazı topraklarda bazen şeftali ağaçlarının gözüne küçük bantlar çekebiliyorlar...

o yüzden bu bir filin hikayesi olacak
uçan balanonunu kaybeden bir filin hikayesi.

günlerden bir gün zaman denilen kum taneleri rüzgarla birbirini kovalarmış

ve uzaklarda bir yerlerde bir fil balonuyla birlikte çok mutluymuş.

oh olamaz balon kaybolmuş.

nerede bu?

gergedanın orada yok!

timsahın ağzına baktık

orada da yok!

çünküüü maymun onu ağaca çıkarmış!

sonra geri getirmiş seni yaramaz maymun seni

sonra hep birlikte limonata içmeye gitmişler.

son.

http://fizy.com/#q/massive+attack+-+black+milk

tuhaf


tuhaf,

büyüdükçe beylik laflardan uzaklaşma telaşındayım.

çok şey gördüm belki ama her şeyi değil o yüzden suskunluk bazen milyon tane kelimeden daha etkili olabilirmiş idrak edebiliyorum.

karanlığı bol, nefes alanı az odamda kelimelerin muhasebesini yapacak kadar büyümedim henüz ama bir babanın yaşamını düşündüm çoğu kez. çocuklarına adanmış onca yıl. bir birey olmaktan uzaklaştığın ve tüzel kişilik kazandırdığın ailenin temsili ne de zor bir şey olmalı...

çocukluğumu babannemle birlikte kaybettiğim bir yaş geçirdim, vatan denilen toprakları elde bir ak 47 ile savunmayı, klavye delikanlı genç bünyeleri ve ergenlikten kurtulamamış, kameralarla yaşayan bir çok insan tanıdım...
gitmenin geri dönülecek bir şey olmadığını, dönsek bile döndüğümüz şeyin pek gittiğimiz zamanla aynı olmadığını...

hayallerin bir ömür kurulabileceğini ama onları gerçekleştirmek için aslında o kadar da vaktimiz olmadığını öğrendim...

gerçek dostların olduğunu ama en gerçek dostun yine kelimeler olduğunu kelimelerin de hep içinde bir yerlerde saklandığını öğrendim...

dilekçe yazarken bile bize en yakınların aslında ne kadar uzaklarda yaşadığını öğrendim...

hayatın tuhaf
tuhaflığın da hayatın ta kendisi olduğunu...

bir şeylere eskisi gibi şaşırmadığımı gördüm ve tepkilerin bir soluktan, bir nefesten sonra
şaşırılacak pek fazla şeyin de olmadığını görünce verilmesi gerekliliğini...

bunun büyümek olduğunu...

black books'u,
ilk kez tam anlamıyla başkaları için de yabancı olunabileceğini...
kışın yazdan farklı olduğunu
baharların ne kadar güzel olduğunu diğer mevsimlerden
lolipop gibi bir şişe şarabın varlığını
ve o deri montu
ve uzun saçların nasıl da kısaldığını...

yaşamanın, müzik olmadan berbat bir sessiz film olduğunu ve ellerin cebinde yürümenin sokaklarda ne kadar gerçek olduğunu...

sayfalar dolusu öpüşmenin
bir dudağı öpmekten farkını

sabaha karşı istanbulu
ve ankarada yalnızlığı
ve sevillanın sıcaklığını
ve romanın sanatını
ve portonun rüzgarını
ve barselonın gecesini
ve ibizanın gündüzünü

hepsinin farklı ve bir o kadar da aynı olduğunu...

misal;

Dolu bir yağmur bulutu gibi gözlerim

İçim, yani ruhum öylesine şişmiş vaziyette ki

Kendimi taşıyamıyorum.

hiçlik ülkesinden geliyorum


ne yerim var
ne de yurdum,

sonsuz bir nefes alsam boğulacağım sanırım.

Tanımlayamıyorum

Ben kimim

Neyim

Burada ne yapıyorum.


parmaklarımla yangın çıkarırım


yüreğimle şarkı söylerim sana


kalbim atıyor öylesine

ölesiye bir koşturmaca bu.

biliyorum o güzellik karşımda duruyor

yüreğimle sevmeye alışık bedenim

bir solucan deliğinde ilerliyor.



susmak için doğmuşum ben


ne yerim var


ne de yurdum


ne de evim var benim

karanlıklara gömülen bir yabancıyım

kendime

çevreme

kim nasıl anlatırsa beni

öyle biliniyorum

ben kendimi tanımıyorken

onların tanımasını da beklemiyorum.

bilinmeden

tanınmadan

söylenmeden

bir kuşun konuşmasını dinliyorum.

ve;

şuan yağmur yağan bir ülkeyi hayal ediyorum

saçları ıslanmış bir kadını

parmak uçları üşüyen bir adamın sigarayla ısınmaya çalışmasını,

bir gemicinin son uykusunu

pupa yelken bir geminin kaptanını.

İşçilerin paslı kemiklerini

Isıtan bir güneşin olduğu bir ülkeyi hayal ediyorum,

Üzerinde güneş batmasa da

Oksitlenen öykülerin o düşü kuranların üzerine yıkılmadığı,

Şuan yağmur yağan bir ülkeyi hayal ediyorum.


Bir kız saçları ıslanmış

Mavi gözlerini daha az belirginleştiren siyah rimellerin

Bir aşkı boyadığını.

Bir erkek

Cebinde son paketiyle

Yanmayan bir çakmağın kölesi bir erkek

Ve dolmabahçeden beşiktaşa yürür adımları

Kırk saniyede.

Yirmi yedi yaşında bir adam

Umutsuz

Fakat

Farkında

En son seviştiği kızı düşününce yüzü hala kızaran

Fakat inatla gülümseyen

Hayatın getirdiklerini siyah bir poşetle saklayan

Götürdüklerini ise sakız gibi damağına yapıştıran o kişinin

mısralarda yaşadığını öğrendim.

tuhaf bir yazının

sevilmeyecek

fakat hep özlenecek bir şey olduğunu...

buraya kadar okuma zahmetini gösterenler için sevdiğim senarist dostum burak aksak'ın bir sözünü paylaşmak istiyorum;

"bir gece gökyüzüne baktım ve dedim ki; "o koyun var ya, çiçeği yedi be hacı.
afiyet olsun.

death cab for cutie

http://fizy.com/#s/1fusfr

7 Ağustos 2011 Pazar

kuru yük gemisi


an itibariyle pek tanımadığım bir austos ile karşı karşıyayım. bu austos biraz farklı, biraz daha yabancı, biraz daha karışık.
aslında basit bir oyundur hayat onu zor hale getiren insanlardır. aynı bir kar tanesinin bir çığa dönüştüğü gibi. kural bu.
kim koydu bu kuralları
sorgulamalar eşliğinde uykuları öteliyorum.
dönüm noktalarını kimler belirler ki sahi?
nedir yani yolda yürümek ile varmak arasında ki fark?
bak yine soru işaretleri tek farkı artık umursamıyor olabiliyorum.
romanlar yazmak istiyorum
karanlık gecelerin romanını
bize ait olmayan başkalarından çaldığımız gecelerin.
yabancı insanların öykülerini
onları sayfalar dolusu betimliyebilirim.
dekoru.
mekanı.
mimikleri.
jestleri.
sıkılmayayım yeter.
bir cinayet romanı değil aradığım.
bir aşk romanı da değil.
olric'e tutulan tutunamamış ergenlerin dillerine yapışacak kelimeler etmek istemiyorum.
düz kelimeler istediğim.
dümdüz.
ara sıra yokuş çıkan sonra o yokuşları koşar adım inen kelimeler.
bizim gibi.
senin gibi.
benim gibi kelimeler.
gerçek sıkıntılar da dilimizden dökülen kelimler gibi.
her yeni yaşla kaplandığımız buhranları tanımlayan kelimeler.
kendi iç savaşımızı anlatan çanları çalan kelimeler.
asla galip gelinemeyecek bir savaşın
mağlubiyetin mahsunluğundan da uzak duracak kelimeler.
yeni kelimeler arıyorum
mutluluğu vaadetmeyen
pişmanlıktan da uzak kelimeler.
işte ben böyle bir roman yazmak istiyorum
söz gelimi sevişenlerin romanı
başkalarına ait geceleri çalanların romanı.
ama ben yazamam.
kim bilir belki bir gün biri, benim yazamayaşımı yazar.
benim o romanı yazacak kelimelerim yok.
başkalarına ait gecelere gizlenmişlerse
tanışmaya mecalim yok.
ben, a.mümtaz taylan'ın dediği gibi
"hayatta herkesin beklediği bir kuru yük gemisi vardır."

moddosunun hikayesini yazacağım. ona yetecek kelimeleri bulabilirim.