14 Eylül 2011 Çarşamba

Deliliğe yolculuk...

Bu nasıl bir kavga?

Hasta yaşlı ve hayta…

İki kişiden biraz fazla

Basri, Sabri ve çanta…

İçinde ne var acaba?

Ruj, kalem ve para

birde kırık bir ayna…

Aynada görüntüler

Hasta yaşli ve hayta…

Aynı teker üzerinde bu yaşadıkların

Üzerinde yuvarlaktrak dünyanın

Ve su sızdırıyor altından

Hala delik mi kidir ozon acaba?

Neden Basri’nin çantasında

Ruj var,

Belki bir kız girer diye mi rüyasına

Uyuyor o büyük yatağında?

Nasıl bir çantası var Sabri’nin

Kaleme yeter mi parası

Ya da kırık bir ayna

Farklı mı gösterir yaşadığı hayatı?

Hasta olmuş Basri,

Duydun mu haytaymış da Sabri

Nasılsa yaşlanıyoruz mütemadiyen

Ve deliliğe bir yolculukta

Fark yaratır mı düz olsa dünya?

http://fizy.com/#s/3pacu9

http://www.youtube.com/watch?v=2mKH4462ngk&NR=1

27 Ağustos 2011 Cumartesi

fil ve balon

bir çocuk kitabı,
küçük kara balık gibi olamayacak malesef çünkü o küçük kara balık...
yahut bir şeftali bin şeftali gibi çünkü bazen bazı topraklarda bazen şeftali ağaçlarının gözüne küçük bantlar çekebiliyorlar...

o yüzden bu bir filin hikayesi olacak
uçan balanonunu kaybeden bir filin hikayesi.

günlerden bir gün zaman denilen kum taneleri rüzgarla birbirini kovalarmış

ve uzaklarda bir yerlerde bir fil balonuyla birlikte çok mutluymuş.

oh olamaz balon kaybolmuş.

nerede bu?

gergedanın orada yok!

timsahın ağzına baktık

orada da yok!

çünküüü maymun onu ağaca çıkarmış!

sonra geri getirmiş seni yaramaz maymun seni

sonra hep birlikte limonata içmeye gitmişler.

son.

http://fizy.com/#q/massive+attack+-+black+milk

tuhaf


tuhaf,

büyüdükçe beylik laflardan uzaklaşma telaşındayım.

çok şey gördüm belki ama her şeyi değil o yüzden suskunluk bazen milyon tane kelimeden daha etkili olabilirmiş idrak edebiliyorum.

karanlığı bol, nefes alanı az odamda kelimelerin muhasebesini yapacak kadar büyümedim henüz ama bir babanın yaşamını düşündüm çoğu kez. çocuklarına adanmış onca yıl. bir birey olmaktan uzaklaştığın ve tüzel kişilik kazandırdığın ailenin temsili ne de zor bir şey olmalı...

çocukluğumu babannemle birlikte kaybettiğim bir yaş geçirdim, vatan denilen toprakları elde bir ak 47 ile savunmayı, klavye delikanlı genç bünyeleri ve ergenlikten kurtulamamış, kameralarla yaşayan bir çok insan tanıdım...
gitmenin geri dönülecek bir şey olmadığını, dönsek bile döndüğümüz şeyin pek gittiğimiz zamanla aynı olmadığını...

hayallerin bir ömür kurulabileceğini ama onları gerçekleştirmek için aslında o kadar da vaktimiz olmadığını öğrendim...

gerçek dostların olduğunu ama en gerçek dostun yine kelimeler olduğunu kelimelerin de hep içinde bir yerlerde saklandığını öğrendim...

dilekçe yazarken bile bize en yakınların aslında ne kadar uzaklarda yaşadığını öğrendim...

hayatın tuhaf
tuhaflığın da hayatın ta kendisi olduğunu...

bir şeylere eskisi gibi şaşırmadığımı gördüm ve tepkilerin bir soluktan, bir nefesten sonra
şaşırılacak pek fazla şeyin de olmadığını görünce verilmesi gerekliliğini...

bunun büyümek olduğunu...

black books'u,
ilk kez tam anlamıyla başkaları için de yabancı olunabileceğini...
kışın yazdan farklı olduğunu
baharların ne kadar güzel olduğunu diğer mevsimlerden
lolipop gibi bir şişe şarabın varlığını
ve o deri montu
ve uzun saçların nasıl da kısaldığını...

yaşamanın, müzik olmadan berbat bir sessiz film olduğunu ve ellerin cebinde yürümenin sokaklarda ne kadar gerçek olduğunu...

sayfalar dolusu öpüşmenin
bir dudağı öpmekten farkını

sabaha karşı istanbulu
ve ankarada yalnızlığı
ve sevillanın sıcaklığını
ve romanın sanatını
ve portonun rüzgarını
ve barselonın gecesini
ve ibizanın gündüzünü

hepsinin farklı ve bir o kadar da aynı olduğunu...

misal;

Dolu bir yağmur bulutu gibi gözlerim

İçim, yani ruhum öylesine şişmiş vaziyette ki

Kendimi taşıyamıyorum.

hiçlik ülkesinden geliyorum


ne yerim var
ne de yurdum,

sonsuz bir nefes alsam boğulacağım sanırım.

Tanımlayamıyorum

Ben kimim

Neyim

Burada ne yapıyorum.


parmaklarımla yangın çıkarırım


yüreğimle şarkı söylerim sana


kalbim atıyor öylesine

ölesiye bir koşturmaca bu.

biliyorum o güzellik karşımda duruyor

yüreğimle sevmeye alışık bedenim

bir solucan deliğinde ilerliyor.



susmak için doğmuşum ben


ne yerim var


ne de yurdum


ne de evim var benim

karanlıklara gömülen bir yabancıyım

kendime

çevreme

kim nasıl anlatırsa beni

öyle biliniyorum

ben kendimi tanımıyorken

onların tanımasını da beklemiyorum.

bilinmeden

tanınmadan

söylenmeden

bir kuşun konuşmasını dinliyorum.

ve;

şuan yağmur yağan bir ülkeyi hayal ediyorum

saçları ıslanmış bir kadını

parmak uçları üşüyen bir adamın sigarayla ısınmaya çalışmasını,

bir gemicinin son uykusunu

pupa yelken bir geminin kaptanını.

İşçilerin paslı kemiklerini

Isıtan bir güneşin olduğu bir ülkeyi hayal ediyorum,

Üzerinde güneş batmasa da

Oksitlenen öykülerin o düşü kuranların üzerine yıkılmadığı,

Şuan yağmur yağan bir ülkeyi hayal ediyorum.


Bir kız saçları ıslanmış

Mavi gözlerini daha az belirginleştiren siyah rimellerin

Bir aşkı boyadığını.

Bir erkek

Cebinde son paketiyle

Yanmayan bir çakmağın kölesi bir erkek

Ve dolmabahçeden beşiktaşa yürür adımları

Kırk saniyede.

Yirmi yedi yaşında bir adam

Umutsuz

Fakat

Farkında

En son seviştiği kızı düşününce yüzü hala kızaran

Fakat inatla gülümseyen

Hayatın getirdiklerini siyah bir poşetle saklayan

Götürdüklerini ise sakız gibi damağına yapıştıran o kişinin

mısralarda yaşadığını öğrendim.

tuhaf bir yazının

sevilmeyecek

fakat hep özlenecek bir şey olduğunu...

buraya kadar okuma zahmetini gösterenler için sevdiğim senarist dostum burak aksak'ın bir sözünü paylaşmak istiyorum;

"bir gece gökyüzüne baktım ve dedim ki; "o koyun var ya, çiçeği yedi be hacı.
afiyet olsun.

death cab for cutie

http://fizy.com/#s/1fusfr

7 Ağustos 2011 Pazar

kuru yük gemisi


an itibariyle pek tanımadığım bir austos ile karşı karşıyayım. bu austos biraz farklı, biraz daha yabancı, biraz daha karışık.
aslında basit bir oyundur hayat onu zor hale getiren insanlardır. aynı bir kar tanesinin bir çığa dönüştüğü gibi. kural bu.
kim koydu bu kuralları
sorgulamalar eşliğinde uykuları öteliyorum.
dönüm noktalarını kimler belirler ki sahi?
nedir yani yolda yürümek ile varmak arasında ki fark?
bak yine soru işaretleri tek farkı artık umursamıyor olabiliyorum.
romanlar yazmak istiyorum
karanlık gecelerin romanını
bize ait olmayan başkalarından çaldığımız gecelerin.
yabancı insanların öykülerini
onları sayfalar dolusu betimliyebilirim.
dekoru.
mekanı.
mimikleri.
jestleri.
sıkılmayayım yeter.
bir cinayet romanı değil aradığım.
bir aşk romanı da değil.
olric'e tutulan tutunamamış ergenlerin dillerine yapışacak kelimeler etmek istemiyorum.
düz kelimeler istediğim.
dümdüz.
ara sıra yokuş çıkan sonra o yokuşları koşar adım inen kelimeler.
bizim gibi.
senin gibi.
benim gibi kelimeler.
gerçek sıkıntılar da dilimizden dökülen kelimler gibi.
her yeni yaşla kaplandığımız buhranları tanımlayan kelimeler.
kendi iç savaşımızı anlatan çanları çalan kelimeler.
asla galip gelinemeyecek bir savaşın
mağlubiyetin mahsunluğundan da uzak duracak kelimeler.
yeni kelimeler arıyorum
mutluluğu vaadetmeyen
pişmanlıktan da uzak kelimeler.
işte ben böyle bir roman yazmak istiyorum
söz gelimi sevişenlerin romanı
başkalarına ait geceleri çalanların romanı.
ama ben yazamam.
kim bilir belki bir gün biri, benim yazamayaşımı yazar.
benim o romanı yazacak kelimelerim yok.
başkalarına ait gecelere gizlenmişlerse
tanışmaya mecalim yok.
ben, a.mümtaz taylan'ın dediği gibi
"hayatta herkesin beklediği bir kuru yük gemisi vardır."

moddosunun hikayesini yazacağım. ona yetecek kelimeleri bulabilirim.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

bisiklet yolu

kimi zaman ne yaptığını anlamadığınız, anlamlandıramadığınız bir hayat çıkar biletinize,
bir sandalye çekip oturur yanınıza
ve bir dünya açılır önünüze
belki başka bir boyut.

Kararlar alma sancısı kaplar
karıncalı bir sızıyla bedeninizi.

yorgun zihinlerin ürünleridir
kendinizi tanıyamamalar.

korkaklığın zehri yayılır vücudunuza usul usul.
rüyalar gibi asılı kalırsınız
hiç tanımadığınız bir yerlerde.

kendiniz gibi olmadığınız anlarda hiç kimse de olamayıp öylece yaşarsınız.
ne boktan bir seçimdir fakat ne güzel süslenmiştir günahlarla.

günah sadece tanrısal bir tanım değildir aynı zamanda bizim anlamlandırmaya çalıştığımız bir tür otokontrol halidir.

dramatik bir yaşamın hazsal boyutlarını tarttığımız saniyeler gecenin üzerini örttüğü gizemli kapanan gözlerden başka da bir şey değildir.

ve o karanlığı öyle güzel ambalajlarız ki hiç farketmeden karışır kanımıza, gün ağırıpta eski benlik yokladığında eski bedeni bir mide bulantısından ibarettir her şey.

bir sakız daha çiğneyip karpuzun tadıyla uzanırken parmaklarının ucunda,
sorgulayıp kuralları olan bir hayat mı seçmeli
yoksa kurallar duvarını yıktığın çekiçle pis pis sırıtarak yaşanan bir piçlik hayat mı
her zaman bir yol daha vardır elbet.!?
yahut dendiği gibi, iki yol varsa önünde sen üçüncüyü yarat git oradan.

sanıyorum o ofisi tutmalıyım.

http://www.youtube.com/watch?v=wt2UUlRj4dM

2 Temmuz 2011 Cumartesi

On the road


SPQR«SEVILLA« IBIZA«BARCA«OPORTO« MILANO« ISTANBUL

Muazzam bir gezi planı, zevkle yürünen onca yol, binlerce uçuş mili, 3 ülke 6 şehir.
başına buyruk yaşamlar. değişik kültürler. damak tatları. zor görünen kolaylıklar, kolay görünen zorluklar.

ama hep bir rüzgara karşı tutunmalar içinde
kendini teslim edememeler.

harika yapılar, değişik hayat hikayeleri, geniş sokaklar, dökük evler, tarihin tanıklığına itibar, turistlerin karmaşına küfür, yaşamın özüne saygı, kendine şaşırmalar.

ispanyolların canlılığı, italyanların dakikliği, portekizlilerin karmaşası, austosun yalnızlığı.
flamenkonun kıvraklığı, fadonun yanıklığı, okyanusun serinliği, triana ile sevillayı bölen nehrin alımı, tapasların lezzeti, douro üzerinde ki eyfelin köprüsü.
kendini suya bırakmalar,
kendini rüzgara salmalar,
kendini yollara savurmalar.

özetle budur.
detayla ise anlatılır elbet..
son sözüm la sagrada familia hiç biutiful değilsin bilesin..


7 Haziran 2011 Salı

İlk

Karmakarışıktır insan evladı.

Garip duyguların hüküm sürdüğü bir imparatorluktur.

Yönetimi zordur.

Tepkileri kontrol altına alacak, krizi yönetecek bir lideri yoktur.

Varsa yoksa yalnızdır.

Yaşamı sorgular, aldığı her nefesi sorgular, şüphecidir.

Emin olduğu az, ruhunu tedirgin eden bir çok şey örülüdür etrafında.

Üstelik başkalarında gördüğü yüzeysel yaşamlara tav olur. Onları ister. Hep ister. Hiç tükenmeden ister. Bir şey olmak. Bir mana ister. Sevgi ister. Dokunulmak ister. Yıkmak ister. Zordur insan olmak. Karmakarışıktır. Yıkılmaya meyillidir.

Bodoslama yaşar, küser.

Sevinir. Unutur.

Ansızın vurdu ellerini masaya. Saatlerce uzak bir tepeye bakarak kendini düşünmüştü. Aslında düşündüğü tam olarak kendi değildi. Başkalarını düşünüyordu. Aşık olduğu kızı, evini, ailesi, dostlarını. Ama insan başkaları üzerinden kendini düşünür. Bunu çok iyi biliyordu. Sigaradan nefretle bir duman daha çekti. Hava o kadar soğuktu ki sigara sönmek üzereydi. Hızla bir nefes daha aldı. Yerinden doğruldu. Bir kartal gibi karanlığı yararcasına baktı. Tepelerde bazı ağaçlar yapraklarını döküyorlardı. Gitme vakti dedi.

İçinde ki tarifsiz sıkıntıyı yürüdükçe yollara bırakacağını sanıyordu. Yanıldığını bile, bile devam etti. Aptallığına alışmıştı. Fakat bu alışkanlığından vazgeçmeye niyeti yoktu. Hayatında ki bir çok şeyi de böyle kolay kabullenecek miydi!?

Adımlarını hızlandırmıştı. Hızlandıkça daha hızlı düşünüyor, daha net cevaplar alıyordu. Soğuk botlarından içeri ulaşmış. Ayak parmaklarını hissizleştirmişti.

Dönüş vakti başlamıştı.

Dönüşüm vaktiydi bu.

Umarsızlığın hüküm sürdüğü topraklara kadar yayacaktı imparatorluğunu.

İnsanın olduğu her yerde karmaşa hep vardır.

Bir başka insanla olmasa bile kendisi ile yaşar karmaşasını.

Gitmek gelmektir aslında bu yüzden.

Bu odadan, bu mahalleden, bu şehirden, bu ülkeden gitsen bile peşinden gelecektir hissiz parmakların.

Bir çemberin etrafında dönerken verilen savaş hep kendi topraklarında yaşanır.

O yüzden elindekini yavaşça yere bırak ve

Usulca teslim ol isyanına.

Dingin bir isyanın huzursuzluğu kaplayana kadar benliğini ölmeyi bekleme.

Ama ondan sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olamaz.

Hoş geldin kaybedişlerim.

Şu koltuğu sizin için ayırdım.

O gece de botlarıyla uyumuştu.