Cam görünümlü plastik makyajlı devasa betonların ardında gri büyük bulutların gölgesi vuruyor o karanlıklar arasında bir yol varla yok arası izlerde yeşil bir fil yürüyor, ağır ve aksak ve dönerken dünya hissettirmeden bize ağaçların tepesinde kiraz arattırıyor. patron görünümlü şişman kedilerin parmakları arasında ki kocaman yüzüklerin konduğu masalarda kaybettiriyor çekirdekleri eğer ki sıyrılabilseydi orda ruhum süzülüp onca yolu geçip gri bulutların arasından varacaktı yemyeşil bahçelerin ardında sislerle gizli misket kuyularına. Çünkü gözleri bir şarkı gibiydi Çünkü “gözleri eski bir deniz mavisi” Yani yokken ay tepede gözleri geceden daha derin. Ve tanımlıyor bilmediği bir ayrılığı biri; her ayrılık bir cinayettir ve gidenin kalanı öldürdüğü ve yeniden doğar kalan, aynı bedende başka biri. Katil olay mahalline sonradan mutlaka uğrayacaktır Lakin üzülme seni asla eskisi gibi bulamayacaktır. Yani sisler ardında Gizli bir hikayenin Yansıyan yüzleriyiz; Biraz karanlık ve pus Az biraz da bilinmez Ve özünde ekşi bir melankoli.
''deh deyin dostlar benim atıma hep birlikte deh deyin''
Uzun yolculuklara çıkarız, ardımızda bıraktığımız bir yığın telaşlı soru. Yükleniriz hep en hüzünlü sesleri kulaklarımıza, içimizde bilinmez bir şeylerin tarifsiz telaşı.
yeni yollar alır, atlarımızı süreriz dört nala... belki bir kaçış, belki sadece bir yere varmanın endişesi aydınlatır önümüzü. büyürüz.*
paramparça olur çoğu zaman biriktirdiğimiz tüm çıkarımlar, yığılır kalır denizin kıyıya vurduğu taşlar gibi duygular.
yepyeni şeyler satın alınır köhne isteklerin çağrısı yanıtsız kalmasın diye ve borç yazılır yarınlar.
Geleceğe yaptığımız yatırımları tartar zihnimiz arkalarda bir yerlerde, günlük akışın sorgulamalarına inat imzalar atılır hiç kullanmadığımız adlar ve soyadlar. Hayaller kurarız kalabalık otobüslerin yağlı camlarına dayadığımızda başımızı. Uzun yolculuklara çıkarız, sonucu başlangıcı belirsiz. ve anlarla ölçmeyiz. sanlar süsler gözlerimizin önünü. yaşarız başkalarının hayatlarını kendimizinmiş gibi. Filmlerin, romanların kahramanları bizim hiçbir zaman olamayacağımız şeyleri sunar bize, biz ise kendimizi o atfederiz bir kaç kısa öykülük. Şimdilerde ise bambaşka bütüm yolculuklar. Bir yol hikayesinin tam başladığı yerde işte durmakta yazar. Her şey soğuk bir kasımda başlar. Kasımdı aylardan, titreyen yaprakların kendilerini özgürce bıraktılarında boşluğa, o an özgür olduklarını sandıklarında yer çekiminin ve rüzgarın amansız iktidar çekişmesinin bir kurbanı olduğunu düşünmemeşti bile yaprak. Önceleri rüzgar tüm ihtişamı ile sürüklese de diyar diyar zavallı yaprağı, güçlü yer çekimi galip gelmişti sonunda ve sıkıştırmıştı bir taşın arasına, bu toz pembe kristal esinti ve gri yer çekimi gittikçe zayıflatmış ve kurutmuştu yaprağı. Rüzgar doğru zamanı bekliyordu saldıraya geçmek için. Ama bunun yaprağa hiç bir faydası olmayacaktı malesef bunu yaprak da biliyordu.
Başkalarının oyununda bir figüranlık hepsi o, onun sandığı kaderinde, bambaşka hayallerde kahramanlık metiyeleri vardı oysa ki...
Ah yağmurlarla kaplı Kasım. Ne yollar yıkadın bakalım?
Dünya bir keşmekeşin tozlu ve rutubetli sahnesi, uzayda ki o hissiz sessizlik ise kıvrılmış keman tellerinin vurucu sesi. ve insan hayatı; eşiksiz bir kapının düzayak odalarından merdiven basamaklarına geçiş sanki. bütün hepsi bu.*
Hastalıklı öksürüklerin, kalabalık ve alık insanların, ölümcül telaşların şehvetli tutkularıyız. bizi öldüren her şeye bizi yaşatsın diye sarılmak bizim tüm hikayemiz. Aşılar vurur kendimize antikorlar üretmemizi bekleriz. Değiştirdiğimiz genleri yiyip, işlediğimiz suları içeriz. ve sonunda pür pak doğal olmayı bekleriz. Ciğerlerimize çektiğimiz havayı filitreleyip gazete kağıtlarında ki mürekkeplerle sarmalanırız, bizi ısıtsın diye giyindiklerimizi derimize işleriz. arada, pamuklara sarılmış fasulyeleri minik bir tabakta bekletir bir iki damla gözyaşı ile masum sevgiler yetiştiririz. tüm güzelliği ile bize geriye kalanda bu olacaktır avuçlarımızda. karşılıksız bizi sevenleri üzmekten çekinmeyiz. oysa ki pişmanlıkları ayaklarımıza bağlar, denizlerin derinliklerine atlarız ve su yuttukça daha bir hırsla kulaç atarız. gidip gelmek ve tutunmak bir dalın dikenli uçlarına, kanayan parmakların hislerinde yaşadığımızı anlarız.
Tüm bizi öldüren şeylere inat yaşamak, boyun bağlı köleler diyarında kaldırım taşlarının ardında kumsalların var olabileceğine inanırız ve şehri hep uzaklardan izleyip, ait olacak bir limandan vazgeçip, tutsak hayatların özgür düşleri olmak yanılgısında yüzeriz. ve bir duruşla dünyayı değiştireceğini ümit edip, aksayan kaderle geçilen dalgalar yürütür bizi... insanlar ; şanslı doğanlar, şanslarını söküp alanlar, ve şanslarına lanet edenler. bir çukurun yağmur birikintileri gibi hangi tekerleğin düşeceğini bilmeden çıkan kabarcıklar kadar her şeyleri insanların. biri geçer tekerleğini patlatır, belki biri yalnızca su sıçratır, birçoğu geçip gider ama biri mutlaka düşer.
düşmeyen, düşse de kalkıp devam eden ve yol aldıkça keyiflenen, keyiflendikçe etrafını keyiflendiren, tüm bunları yaparken sevdiklerinin mutluluklarından ve sıhatinden emin olanlardan olmak. ne güzel olur değil mi!
hancı
biraz daha kahlua? atıma da su.
yolcu
bu senin hayatın buyur. ve sür atını karanlık yollara.
o derin karanlıkların arasında gizli güzellikler ancak senin bakışlarınla aydınlanıp ortaya çıkarlar unutma.
zaman düşer ellerimden yere oradan tahta boşa saatler çalışır izinsiz hep bir sonraya, resimler sarı güneşsizlikten, duygular değişir dostlar dağılır dört bir yana, kendi yollarına
ve sen ben, değirmenlere karşı bile bile birer yitik savaşçı, akarız dereler gibi denizlere, belki de en güzeli böyle...
uçurtma uçar sözlüğümden, geri gelmeyecek bir kuş yaşanmamış kırıntılar sadece bir düş...
don quijote aşık olduğunda dulcinea' ya ve dört nala sürdüğünde umutlarını dümdüz ovalara, sancho panza'ya dönüşen yüzünü yıkadı bir soluk almak için durakladığı gölün yanında.
aşık olduğunda çiçekleri kopartmadı toprağından ve uzanmadı elleri elmayı almak için dalından. düşler gördü ay ışığın beyaz duvara vuran yansımasından ve öyküler anlattı denize ve sorular sordu cevaplarını anlamasada dalgalardan.
trenler geldiğinde gara vurdu saatler gece yarısı yani hasret geçe taşları, ezildi bozuk paralar titreyen raylarda ilk nasıl başladığımızı bilemediğimiz bir yolculuğun son durağı idi haydarpaşa.
ve duvarlarda öfkeyle yırtılmış afişlerin arasında kırmızıya yazılmıştı hayat;
''çalındı en güzel şarkılar ve karıştı karanlıklara uykular.''
kaldırım taşlarının ardında kumsal aramak çok eskilerde tellere asılı kalmış bir şeytan uçurtması uçurmaktı.
sonra o güzel kıza yaklaşıp, büyük bir heyacanla güneş gibi parlayan ipek saçlarına leb ile dokunmak ardından tüm renklerini atıp deryalarında boğulmaktı.
don quijote farkındaydı yel değirmenleri ile olan savaşın kazananı olamayacağının ve yazdığı sözleri dizdi bir ipe, ipleri serdi dallar arasına ve sallandı çocukluğu. ayakları yere vurdukça büyüyordu. ve eskiyordu ayakkabıları.
yollar bir kalın nota gibi hep yüreğinde atıyor, asfaltın kaynayan taşları her seferinde ayaklarına yapışıyor sürüp giden zenginlik alametleri farikasını gösteriyordu sen ve ben olamıyordu aynı restorantın farklı masalarında hesaplar hep önünde eğilen pençe divan soysuzlarca görülüyordu. aşınan dudakların öptüğü ellerdi saygı ve düşen bir adamın elinden tutmamaktı erdem bir masal ki geceler gün gibi aydınlandı yalanlar satır satır doğru diye yazıldı.
hatta en çirkin yüzler için;
güzelsin bir camekanın ardında albenili ışıklarla etrafı süzersin güzelsin bir şiir gibi kafiyeli bakar gözlerin.
dizeler düzüldü. Kervan nasılsa yola çıkmıştı.
trenler geldiğinde gara vurdu saatler gece yarısı yani hasret geçe taşları, ezildi bozuk paralar titreyen raylarda ilk nasıl başladığımızı bilemediğimiz bir yolculuğun son durağı idi haydarpaşa.
don quijote yola koyuldu, ovaların ortasında ki gölde uzun uzun düşünecek, dağların engin ve sarp uçlarından yeryüzünü izleyecek, kuşların kanat çırpışlarını duyup, güneşe doğru yüreyecekti...
-karşısına çıkacak yel değirmenleri mi? -şimdi onlar düşünsün!
Bu vakitlerde, göğü aydınlatan şimşeklerin, avazı çıktığı kadar rüzgarları çağırdığını ve kapıları çaldığına tanık oluyorum. Ağaçların dalları zor tutuyor ayrılmak istemediği o sap sarı solmuş yaprakları, bir daha ki buluşmaya kadar üzgün ve kırgın her biri, son bir halde kızgınlıklarını savuruyorlar sonbahara...
Sonbahar, sarının diğer adı.
İki küçük köpek yavrusu geziniyor sokaklarda, yitik yapraklar arasında belki bir kaç lokma ekmek aradıkları, yahut ne için orada olduklarının anlamı...
Hava kararıyor uzaklardan başlayarak vuruyor gölgesi devasa beton binaların yürüdüğümüz yolların üzerine, adımlar gizleniyor, bir sonraki hep bir sır olarak kalıyor.
Belki de budur bizi tutan bu yaşam sandalının içinde nice fırtınalardır yelkeni rüzgara çevirip yol aldıranlar.
Gidenler, kalanlar…
Upuzun yol çizgileri gibi dizildi gözlerime anılar, hiç biri sollayamıyor diğerini ve konaklamaları bir vakitlik değil bir solukluk oluyor…
Bağ bozumlarının kokularını sürüklüyor rüzgar,
Güz rengi şarapların hüznü,
Yanık tenli omuzların ise yüzde kauçuk bir gülümseme yarattığı mevsim.
Sonbahar,
Göçen kuşlara sallanan bir mendil.
Ardından bakılan ve saatlerce kıpırdamadan durulan sevgilinin,
bindiği kağıttan uçağın adı.
Uzak diyarların
Haritalarda ülke adı aldığı zamanlardan
Kaleme hüzün dolan uçlarla işaretlendiği
Gidilmek için harcanan çabaların yerini
Geriye gözlerde sollamanın yasak olduğu çizgiler bıraktığı mevsimin adı.
Yerinden kalkıp pencereye bir adım daha yaklaş, bir kapana kısılmış ve özgürlüğünü ararcasına duvarları döven perdeni arala,
Birazdan yağmur başlar,
Senin üzerinde
uçuşan kırmızı bir elbise var.
dağılmış saçların düşmesin gözüne
hepsinin suçlusu bu rüzgar.
Kırmızı, şarap kırmızısı
Bağ bozumu vaktini iyi bilir
Kuşlar.
Ve son ümitleri,
çıkmadan evden biraz evvel,
korkusuzca giyersin üzerine.
Kırmızı göğe karışırken,
Uzaklar alabildiğine mor.
Perdeyi kenara çeker, dışarı son bir göz atarsın. Bulutların bir yorgan gibi göğü sarmaladığı vakit vücudunu kaplayan üşüme, uzatır yorgun bacaklarını yatağa.
''Muhafaza altına alınmış bir kalbin,
gümrükte kalmış akıbetiyiz,
bu aşamada talep edilecek
hiç bir şey yokken,
lodostan esen rüzgarın
ağrıyan başlarla
esiriyiz.'' der,
''Mevsim sonbahar, sonrası kış, ardı ardına söylenen bir şarkı gibi çağlayacaktır ilkbahar. Ardından gül yüzlü sevgili gülüşü gibi kavuracak yüzünü yaz mevsimi.
Biz ise yırtık kağıtların, tanımsız cümleleri..
Ve bildiğimiz birkaç düşe olan bağımızla
Tutunuyoruz hayata.
Ve aslına bakarsan;
Yani tam olarak değil ama kıyısından bir tanımla,
Hayat alabildiğine yaramaz bir çocuk
Bizse dağılanları yoluna koymaya çalışan ebeveynleriz.
Her seferinde denize varmaya yeminli akarsular gibi
düşler, bir çocuğun kırık kollu oyuncağı gibi buruk.
düşler bir kitabın yarım kalmış sayfası gibi eksik.
düşler boğazdan geçen gemiler gibi büyüyor yaklaştıkça
düşler her seferinde son bir bakış gibi kaçak.
düşler gülüşlerden düşen bir hüzün çok uzaklarda yağan bir yağmur kokusunda konaklayan misafir.
düşler geçmişe yabancı hep gelecekten tanıdık kalbinden eline damla damla ve rengarenk düşen buruk eksik ve kaçak düşler.
Çok çabuk değişiyor hayatlar, içinde bulunduğumuz anda anlayamadığımız bir çok şey gibi adapte olmaya çabalayana kadar yenisi beliriyor. Tutunacak dal niyetine sarıldığımız çoğu zaman gerçeklerden uzaklar oluyor, misal düşler...
bazen en masum anlara tanıklık ediyor düşler, bazen en hınzır duyguların günahı oluyor. kimi zaman yerin yedi kat altına atılan bir tohumun dönüşümü gibi cesaret verici; lavlar arasından katman katman açmaya çalışan bir papatya gibi. ve, ya çıkarsa ihtimalleri üzerine kuruluyor hayaller.
kimi zaman gökyüzünü kaplayan bulutlarda aranan bir anlam oluyor düşler, şanslıysak renklerin gözümüze oynadığı ıslak ışık oyunlarına kapılıp bizi sarmalamalarına kendimizi bıraktığımız, şefkatle ve usul usul...
düşler, parıltılı yaşamların ışıksız evlere vuran gölgeleri kimileri için. yokluğun hayati anlamda ifade bulduğu, ve insanların sofralarında ekmek arası umutla karınlarını doyurduğu.
kimileri için düşler, selin alıp götürtüğü ve usulca denize teslim ettiği hayatlar gibi ruhların uslarına tam o an son kez düşenlerdir, çoğu kez her bakımdan zor geçen günlerde bir kaçıştır bir anlığına dahi olsa, düşler...
düşler,çoğu kez başkalarının yanlışlarını ve hatalarını bizzat ödendiği zamanlarda, kişinin tüm olan bitenden kendini sorumlu hissettiği garip psikolojik bir algısal hal bütünüyken, en basit ifade ile bir gökkuşağının tam ortasında bulunmakta olabilir.
düşsel bir fotografın üşengeç gözlerde ki anlık kaçamakları düşler
kimi zaman ve kimi hallerde kimilerimize sunduğu hayatlardır düşler. varla yok arası yokken var olasıdır düşler...
Çok dağınık hayallerin kadınıydı Bir bulutun üstünde bütün dünyayı dolaşabilirdi Sevgi sözcükleri onun için yazılmış Tüm şarkılar ona söyleniyordu sanki, Hiçbir kötülüğü içinde barındırmaz Penceresi hep sonsuz bir pembeliğe açılırdı. Çok dağınıktı saçları Rüzgarda alabildiğine saçılırdı Yani bir mısır koçanı gibi parıldardı Bir özgürlük türküsü gibi kafiyeli Bir yağmur gibi inatla üzerine yağardı.
Çok büyüktü gözleri, İçinde okyanusları barındırır Gemileri yüzdürür, Balıkları beslerdi.
Çok manidardı sözleri Bir uçurum kadar sonsuz, Boşlukta bırakırdı kelimeleri. Ve düşerken o uçurumdan Yine kelimeleri tutardı elleri.
Çok güzel bir kalbi vardı Sevgisi bir uçurtma, Bir uçan balon, Bir tür pamuk şekeri idi.
Çok güzeldi, Sular onu kıskanır Yıldızlar ona göz kırpar Kuşlar her seferinde Dönüp, dönüp ona bakardı.
Hiç şımarmaya mecalim yoktu, Ve annesinin eteğine sarılan bir çocuk değildim hiçbir zaman, Canım çekse de o şekeri sevmem der, Uçurtmayı gazete kağıtlarından yapar Ama hiçbir zaman uçurmayı başaramazdım.
Akıl bu ya, Uçan balon yerine bile Sıradan balonların içine uçabilsin diye Hasretle sigara dumanı üflerdim.
Çok hayallerim vardı. Hepsini bir, bir ipe assam Süzülüp gitmelerinden korkardım. Bazen dalıp gider Yemek yemeği unutur, Elimdeki kaleme aldanırdım.
Bir gemiye atlayıp kürekler avucumda Karanlık denizlere çekerdim dalgaları Ay’ı rotam belleyip Saatimi ışıklara göre ayarlardım.
Ay karanlıktı. Geceler hep mavi.
Kavuşulacak çiçeklerdi aslanağızları, Sarı gövdeye konulana dek Arılar gibi hızla kanat çırpıp Nefessiz kalıp yine de durmamaktı. Tüm yollardan geçip Kaç durak var saymadan Ağırsa hayalleri atıp Yanına varmaktı mesele Yalnız, Boş Ve kupkuru olsa da, Düş benim düşümdü Gece benim, Mavi benim. Ay benim. Ama en çok ağustos ben.